BETÜL BRETSCHNEIDER

Gökdelenlerle delinen kent politikaları

Gökdelenler, ardı ardına global bir yarışa dönen yükseklik rekorları kıra dursunlar, biri birinden pek de ayırt edilemeyen mimarileriyle, giderek kentleri birbirlerine benzetiyorlar.

Tabular yıkıldı: Son yüzyılda, Avrupa’da, Asya ve Kuzey Amerika’ya göre daha az sayıda gökdelen yapılmasına izin verilmişti. Ama artık geceleri kristaller gibi ışıldayan cepheleriyle modern kentin sembolleri olarak sunulan gökdelenler, yakin zamanlara kadar onları görmeye pek alışık olmadığımız orta boy düzenli bir kent olan Viyana’da da ufukları kaplıyorlar. Ama Paris’deki gibi, kentin dışındaki La Défense bölgesinde toplanarak, kontrollü olarak inşa edilmiyorlar. Tersine kentin bir çok yerinde, dağınık düzende ve hızla çoğalıyorlar. 

Yüksek yapılaşmaya neden olarak ne gerekçe gösteriliyor dersiniz? Göçle artan nüfus ile birlikte artan konut talebi ve dolayısıyla inşaat alanlarına da artan talep. Ama gökdelenler, yeni kentliler için gerekli olan konutları değil, büro ve otel gibi ticari kullanımları içeriyor genelde. Talep olsun veya olmasın, bir bir yükseliyorlar kent dokusunun arasında.

Peki neden? Bu gelişmenin arka planında neler oluyor? Giderek özgürleşen neoliberal kent politikalarıyla birlikte, Avrupa kentlerinin de şirketler gibi yönetilmeye başlanılması mi? Kentin gerekliliklerinin değil, emlak pazarın arzı belirlemesi mi? Dev yatırımcıların, kent planlama politikalarına giderek daha çok müdahil olmaları, birçok kentin çehresini hızlıca değiştirmiyor mu? 

Kentsel planlama politikaları üzerinde baskılar giderek artıyor. Bu durumun belirgin bir göstergesi, tarihi dokuyu korumak ve yenilemek için 20. Yüzyıl’da bol çaba göstermiş olan belediyelerin şimdilerde açmakta olduğu yeni kapılar oldu. Ve bunun en sivri örneği, kentlerin karakterlerini değiştiren gökdelenler oldu. Tam yeni kondurulan gökdelenlerin yüksekliklerini kanıksamıştık ki, yanı başlarında yapılan ve daha da yüksek olanlarının gölgesinde kalıverdiklerini gördük. Evet, son yıllarda kentsel politikalar büyük yatırımcıları memnun etmeye odaklandı. Yakın zamana kadar geçerli olan ve yeni yapılaşmaya kamu ve yaşam kalitesi yararına kurallar koyan kent planları ise yavaş yavaş çekmecelere kaldırıldı.

Avrupa’da da kent pazarlama metodları geliştirilerek, ülkeler arası çalışan sigorta şirketleri, bankalar ve hedge fonları gibi ellerindeki dev para birikimini ne yapacağını bilemeyen büyük yatırımcılara göz kırpan projelere kapılar açıldı. Dev şirketlerin imajlarını parlatacak en yüksek headquarter binaları için imar planları yenilendi. Sanki bu yolda bütün politik partiler birbirleriyle eşleştiler. Bunun en sivri örnegi, Londra, Zürih ve Viyana gibi Avrupa kentlerinde yükselen, tarihi dokuyu koruma geleneğini hiçe sayarak, kentlerin silüetlerini ve yapısal bütünlüğünü değiştiren gökdelenler oldu.

11 Eylül 2001’de, Word Trade Center’in artık yetmiş yaşına gelmiş ikiz gökdelen binaları, New York City’nin silüetinde yakıcı boşluklar bıraktı. Yerlerine ise dünyanın en yükseği olması gerekli bulunan bir gökdelen planlandı. Arsa sahibi, kent yönetimi ve liman işletmesi arasında karşılıklı açılan hukuk davalarına paralel olarak geçen çetrefilli bir süreçten sonra, gecikmeli olarak bitirildi yeni One World Trade Center. Ama inşaatı tamamlanana kadar, en yüksek gökdelen ünvanı zaten Dubai’deki çöl rüzgarlarıyla sallanan, sekizyüz metre yüksekliğindeki Burj Khalifa’ya ve Mekke’deki, Kâbe manzaralı Royal Clock Tower Hotel’e kaptırılmıştı.

Dünyayı sarsan bu facianın arkasından, neredeyse bir fantom ağrıyı dindirmek ister gibi, Avrupa’da da gökdelenleşme hareketliliği hızlandı. Viyana’nin ikiz gökdelenleri, Fransız mimar Claude Perrault’nun elinden, Tuna’nın kenarındaki plansızlık örneği Donau-Platte için planlandı. Adları DC-Towers (Washington, D.C. gibi değil, Donau City gibi DC) konulan ikiz gökdelenlerin biri yapılıp kullanıma açıldı. DC Tower-2 adı verilen ikinci gökdelen ise muhtemelen bir gayri menkul firmasının masasında traşlanarak küçültüldü ve siyah kesme kristala benzetilen ilk DC Tower’dan oldukça farklı bir biçim aldığı haber olarak verildi. Bu yeni kule altmışlı yılların mimari tarzını hatırlatan, altuni metalik pırılıtılı yeni tasarımıyla artık iyiden iyiye, 2001’de yok edilmiş olan World Trade Center’in ikiz kulelerine benziyor. Burada amaçlanan hangi psikolojik taktik olabilir, diye düşünmemek zor. Yanı başında da eski CopaCagrana, yeni adıyla CopaBeach. Bütün bu adlandırmaların ingilizcemsi olmasının ardında yatan ise uluslararası para piyasasının aktörlerine cazip görünmek olabilir mi?

Siyah gölgesi artık Tuna’nın mavi sularına düşen DC Tower’a, tamamlanışının ardından uzunca bir süre kullanıcı bulunamadı. Boş kalan bir gökdelenin geceleri ışıldamaması kadar pazarlama sıkıntısı doğurabilecek ne olabilir? DC-Tower’ın boyunun Viyana’nin Ortaçağ’dan beri en önemli simgesi olan St. Stephan Katedrali’nin çan kulesinin boyunu aşması, ödemeli ilan şeklinde yayımlanan gazete küpürlerinde müjdeli bir haber gibi verildi. Ama bu pazarlama taktiği bile kentin en büyük kulesinin uzun zaman boş kalmasını engelleyemedi. Şu günlerde, konut mekanlarının  homeoffice’e dönüştürülmelerinden dolayı büro emlak pazarı talep kaybı yaşıyor. Gökdelenler epidemi günlerinde ve sonrasında daha da boş kalacaklar gibi.

Münih’de, tabular yıkılarak şehrin ortasında yapılmak istenen ikiz gökdelenler, muhalefetten politik dayanak bulamadıkları için henüz yolda kaldılar gibi görünüyorlar. Bu ikizler, büyüklüğü ile Viyana’ya benzeyen Münih’de halkın tepkisini de alarak engellenebilen ilk gökdelen projesi değiller. Ünlü mimarlik bürosu Herzog und de Meuron’a planlama işini veren yatırımcı ısrar ede dursun, projenin investör mimarisi olmaktan öteye geçemedigini söyleme cesaretini gösterenler de var. Bu arada belirtmekte yarar var: Münih’de belediye yönetiminde, Viyana’daki bir önceki dönemde olduğu gibi, ağırlıklı  olarak Sosyal Demokratlar ve Yeşiller’den oluşan bir koalisyon var.

Istanbul panorama Foto: Ben Marlok

Yedi tepeli İstanbul’da da gökdelen yapılaşması iki binlerden sonra giderek artarak, şehrin asırlarca hafızalara yerleşmiş karekterini değiştirdi. Tepeleri taçlayan tarihi camilerin kubbe ve kuleleri arkalarındaki gökdelenlerle ölçek patlaması yaşadılar. Yerlerine, betonarmeden yapılsalar da, stil olarak tarihi eski taş yapı sanatını kötü bir şekilde taklit etmeye çalışan, devasa cami projeleri belirdi. Ve bir gün en büyük cami yapıldı. 

Gökdelenlerle ilgili sadece ölçek ve kent dokusuyla ilgili yapısal sorunlardan bahsetmek çok hafif kalacak. Sorunun en büyük kısmı yine de çevre ve iklim koruma alanlarında yatıyor. Dikey dolaşım, taşıyıcı sistem, havalandırma, endüstriyel cepheler gibi hayli teknoloji isteyen yapısal özellikleri, iklim krizi perspektifinden bakınca da oldukça sorunlu. Özellikle betonarme çekirdekleri ve cam cepheleri, üretim ve geri dönüşüm sürecinde sorunlar yaratıyor. Sekizinci kattan sonra rüzgarın şiddetinden açılamayan pencereler ise özellikle pendemi dönemlerinde büyük bir sorun. 

Gölgeledikleri alanlar ve komşu binalar, çevrelerinde, fırtınada hızlandırdıkları ya da durgun havalarda frenledikleri rüzgar ivmesi, hem dondurucu hem de yakıcı havaların olduğu dönemlerde çok problemli. Alçak kent dokusuna göre, ya daha sıcak, ya da soğuk açık alanlar üretiyorlar. Çevrelerindeki mikro iklim şartları diğer bölgelere kıyasla, her zaman daha aşırı. Soluduğumuz havanın, rüzgârları cüsseleriyle bloke eden yüksek binalar yüzünden daha yavaş temizlenebilmesi ise ciddi bir sağlık sorunu. 

Gökdelenlerle birlikte, büro mekanlarının piyasa talebinden fazla üretilmesi için ne neden olabilir? Giderek sivil toplum girişimlerine, yani hepimize çok iş düşüyor.

Viyana, office@urbantransform.net

Vielleicht gefällt dir auch