Akın Ok | “Sol, müzikte arabeskleşti”

“Devrimci müzik”, sadece politik bir tanımlama. Müzikte bir yenilik yapmadan, yaptığına sırf politik görüşleri dolayısıyla “devrimci” diyorlar. Müzisyenin kişi olarak devrimci olması, yaptığı müziği de otomatikman devrimci yapmıyor.*

Müzik, insanın varolalı beri bir tutkusu olmanın ötesinde, bir kendini üretme, yaşamı gerçekleştirme kanalı. Bütün insanların yaptıkları arasında istisnası en az olan şey, müzik dinlemektir. Peki müziği vazgeçilmez ve bu kadar yaygın kılan nedir? Daraltmadan, sınırlamadan, çarpıtmadan nasıl tanımlayabiliriz onu? “Duyguları, düşünceleri anlatmak için sesleri melodi, harmoni, polifoni gibi biçimlerde düzenlemektir”, demek yeterli bir tanım olabilir mi? Bütün bunları tek tek nasıl açmalı? Doğrusu, tanımın bini bir para! İşte müzik araştırmacısı ve eleştirmeni Akın Ok, bu deryaya dalan insanlardan biri. Her eline bir enstrüman ya da mikrofon alan kendini “müzik sanatçısı” sayabiliyor, üstelik kitleler tarafından da kabul görebiliyorsa da, gerçekten emek harcayıp ciddi araştırmalar yaparak yetkin eserler çıkaran müzik eleştirmenleri oldukça az.

“Müzikal antropoloji” denilegelen deryaya nasıl ve ne zaman daldın?

Akın Ok: Konservatuarda lisans eğitimim sürerken, 1980 başından itibaren sık sık yurt dışına çıktım. Almanya, İsveç, Fransa… Avrupa’nın hangi şehrine gittiysem, dikkatimi çeken bir şey vardı: Bizim kendi kaynaklarımızı oralarda gördüm. Bunları kendi arşivimizde görmemek beni çok rahatsız etti. Bu beni araştırmaya itti.

Müzik araştırmaları ve eleştirisi kapsamında ilk ürünlerini nasıl vermeye başladın?

Önce üniversite basınında, bir dizi deneme yayımladım İlk denemem, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin çıkardığı Folklora Doğru adlı dergide yer aldı. Devamla, Broy Şiir dergisinde yazdım. 1990 başından itibaren, Türkiye’deki müzik kültürü üzerine, programlı çalışmalara başladım. İşe, 1960’ların müziğiyle başladığım bu çalışmalar, birkaç yılda peş peşe kitaplaştı. İlk kitap Broy Yayınları arasında çıktı: “68 Çığlıkları.”. İkinci çalışmam olan, “Türk Sinemasında Film Müziklerine Genel Bir Bakış”, Arion Yayınları listesinde okura sunuldu. Üçüncü çalışmamda, arabeskin ikinci dönemini İbrahim Tatlıses özelinde (12 Eylül Şiddeti ve Arabesk) konu edindim. Dördüncü çalışma: “Türk Pop Kadın Tarihçesi”. Öte yandan, patlayan oryantalizm ve bunun kaynaklarını mercek altına aldım. Bu çalışma, 1996’da “İstanbul’un Kalbini Çalan Dansözler” adıyla kitaplaştı.

“İlerici müzik”, “gerici müzik”, “devrimci müzik”, “devrimcinin müziği” tanımlarıyla ilgili neler söylemek istersin?

Bu tanımlamaları kaba buluyorum. “Devrimci müzik”, sadece politik bir tanımlama olarak ilgi görüyor. İnsanlar, müzikte fazla bir yenilik yapmadan, bir gelişme sağlamadan yaptıklarına sırf politik görüşleri dolayısıyla “devrimci” diyor. Oysa, müzisyenin kişi olarak devrimci olması, yaptığı müziği de otomatikman devrimci yapmıyor. Müziğinin devrimci olması ayrı bir emek, çaba ister. Son yılların “devrimci müzik” yapımcıları, aynı zamanda Türkiye’deki müzik sürecinden kopuk. Müzikal alt yapıya dayalı değil, edinilen politik etikete göre bir meydana çıkış var. “Neye göre devrimci?” Müzik terminolojisiyle bakıldığı zaman, bu sorunun cevabı çok rahatlıkla verilebilir. Ama kimse, tartışmayı bu temelde yürütmeye yanaşmıyor. Konunun akademik bir boyutta tartışılamaması da çarpıklığı büyütüyor.

Müzikte devrim, biraz da enstrümanların evrimine dayanmak zorunda değil mi?

Türkiye’de enstrümanlarda çok büyük bir evrim olmadı. İspanya’nın klasik gitarının geçirdiği evrimle, bizim bağlamamızın geçirdiği evrime bakalım. Bugün biz o bağlamayı nasıl kullanıyoruz, bunu göz önüne alalım, çok büyük bir hamle yapmadığımız ortaya çıkar. Aşık Mahzuni’den bugüne, eline sazı alan insanlar, neyi değiştirdi? Öte yandan, Türkiye’de bugün, bir enstrüman yapımcısıyla çalışan kaç müzik sanatçısı var? Çok az. Dünyadaki bütün yetkin müzik sanatçılarının, özel enstrüman yapımcısı vardır. Bizde bu meslek hâlâ, marangozluk olarak görülüyor.

Türkçe müzik geleneği temelinde nasıl bir sıralama yapılabilir?

Cumhuriyet dönemi baz alınırsa, müzikte aşağı-yukarı dört kanal görülür. Bir: 1930’’larda Batı tarzının yerel müzikler üzerinden gerçekleştirilmesi çabası. Bir tarafta, Batı klasik müziği, öte yanda yoğun bir halk müziği uyarlaması ve derlemesi gerçekleşti. Bir kolda Adnan Saygunlar, öbür kolda Muzaffer Sarısözenler. İlkinde, yereli Batılı tarzda yeniden uyarlamalar; ikincisinde otantik yapıyı çok bozmadan ıslah etme söz konusu. Macar besteci Bella Bartok’un bunda büyük bir rolü oldu. Türkiye’de ilk defa notalama işini Bartok gerçekleştirdi. Adnan Saygun, Bella Bartok’un; Muzaffer Sarısözen ise Adnan Saygun’un asistanlığını yapmıştır.

İki: Esas olarak, 1950’lerden başlayarak Ruhi Su’nun kimliğinde somutlanan ve o güne kadarki âşıklık geleneğini aşan bir çıkış var. Ruhi Su da, bir önceki kuşağın içinde yetişen bir opera sanatçısıydı.

Üç: 1960’larda altın çağını yaşayan “Anadolu rock” ya da “Anadolu pop”. İndikleri folk kaynağını, Batı saunduyla birleştiren müzisyenler kuşağı! Ayırıcı bir özellikleri de, müziği grup olarak gerçekleştirmeleri, kollektif üretimin sürekli önde olması. Grup müziği demek çoksesli düşünme demektir.

Dört: Halk âşıklığı geleneğinin yanı sıra, hatta ondan daha çok, ‘devrimci âşıklık’ geleneğinin yaygınlaştığı 1970’li yıllar. Emekçi, Ali Asker gibi.

Beş: 1980’lerde Ahmet Kaya’nın çıkışı ve bu mecrada yürüyen ‘Ahmet Kayacıklar’. Öte yanda, 60’lardaki grupların müzikalitesini tutturamayan ‘80 sonrası gruplar!

1960’lardaki grup müziğinin belirgin özelliklerini biraz daha açar mısın?

Sanatçıların çoğu, küçükburjuva ailelerden gelme. İlk kuşak, ilk kent çocukları. Müzikte bunlar ikinci kuşaktır. Kaynak olarak Anadolu türkülerine indiler. Karacoğlan’ın şiirine güzel bir armoni uyarlayabildiler, armoniye vokal düşünebildiler. Cem Karaca’nın söylediği bir Dadaloğlu’yu bugün henüz söyleyen yok. Ya da Selda’nın o gün sergilediği müzikal kimliği, bugün gerçekleştirenler olmadı. Kent cocukları, halk kültürüne inip oradan üretmeyi denedi. Kadıköy’den biri çıkıp, Pir Sultan Abdal’dan okuyor: Edip Akbayram. Ya da Bakırköy’den biri çıkıp, Dadaloğlu’nu seslendiriyor: Cem Karaca. Fikret Kızılok, Bülent Ortaçgil aynı durumda. Ozanlık geleneğini, müziğin gelişimini gözardı etmeden yeni saundlarla denemeye çalıştılar. Oysa 1980 sonrasında, daha geri bir müzikaliteyle bir ‘sol arabeskleşme’ başladı. Buna ‘özgün müzik’ de deniliyor. Aslında bunu, toplumla yeni yoldan buluşmanın adı olarak Unkapanı kullandı.

Ruhi Su’dan beslendiğini söyleyen bir ‘devrimci müzisyenler’ kuşağı var. Ama başka, yeni bir Ruhi Su yok. Neden?

Ruhi Su, bir opera sanatçısı. Batı müziği kültürünü hem sesiyle, hem de bir virtüöz olarak enstrümanıyla almış. Bu birikimi alan birinin, halk müziğine eğilip bağlamayı çalması bile devrimci müzik çerçevesinde yapılmış bir hamledir. Dünya çapında beğeni kazandı. Güçlü birikimleri olmayan bireylerin, patlama niteliğinde çıkışlar yapması mümkün değil. İşin kolaycılığına kaçılıyor. Örneğin 1980 sonrası, daha önce olmayan müzik aletlerine ulaşıldı. Bunlarla kolayından bazı düzenlemeler yapılır oldu. Çoğu sanatçı, ne dünya müzik tarihiyle ilgileniyor, ne de hazırladığı albümle ilgili bir kaynak çalışması yapıyor.

………………….
*Bu görüşme ilk olarak, on beş günlük Kürtçe-Türkçe gazete Jiyana Nû’nun 11 Kasım 1995 günkü nüshasında yayımlandı.

www.huseyin-simsek.com
huseyin.simsek@gmx.at

Vielleicht gefällt dir auch