Bilal Kayabay | Şiir, geleneği sürdürmez ondan beslenir

Şair Bilal Kayabay, şiirin gelenekten beslenmesi ama geleneği sürdürmemesi gerektiğine vurgu yapıyor. “Yaşam, geleneği sürdürmenize izin vermez. Her gün, hatta her an gelişen, değişen dünyamızda geçmişin ölçüleri, yöntemiyle başa çıkamazsınız yaşamla”, diyor.

Ankara – Artvin muhaciri Gürcü bir babayla 1864 Kafkasya sürgünü Çerkes bir ananın ‎dokuz çocuğunun ‎altıncısı olarak Adana’nın Tufanbeyli ilçesinin Şar köyünde ‎doğmuş; kendilerine ait oğlak ve kuzuların çobanlığını yapmış; hayvanlar için kendi ‎mülkünde kenger biçmiş, ırgatlık yapmış; kazma-kürek, balta, orak, tırpan, tırmık, anadut, ‎dirgen, yaba kullanmış; dövenle harman sürmüş.. Sinema teşrifatçılığ ve bir mağazada tezgâhtarlık yapmış, bir meşrubat büfesinde şekerkamışı, ‎havuç, nar, portakal sıkmış.. Silifke-Taşucu’nda amelelik, Kayseri-Yahyalı’da yeraltı maden işçiliği; Ankara’da bir plak dükkânında tezgâhtarlık, avukat kâtipliği, Milli ‎Eğitim Bakanlığı’nda memurluk yapmış.. Şar Köyü İlkokulu, Saimbeyli-Feke Ortaokulları, Ankara Atatürk Akşam ‎Lisesi, Samsun ‎Eğitim Enstitüsü, Anakara ‎Gazi ve Anadolu üniversiteleri; ortaokuldan sonra, gündüzleri çalışıp geceleri okula giderek eğitimini tamamladığı ‎kurumlar olmuş..

Türkçe ve ‎edebiyat öğretmenliğinden emekli, şair Bilal Kayabay’ıtanıyacağız bu görüşmemizde.‎ İlk ‎şiiri, ‎‎1987’de çıktı okur karşısına. İlk şiir kitabı 1993’te yayımlandı.

Bugüne kadar Adanmış Türkülerim (1993), Bir Hüzzam Şarkı (1993), Gülüşüne Bereket (1994), Bahar Kal (1996) ve Öfkenin Yedi Rengi (2000) adını taşıyan beş şiir kitabı yayımlandı. Yirmiden fazla dergide, e-gazetelerde şiirleri ve yazıları yer aldı. Türkiye Yazarlar Sendikası (TGS), PEN, BESAM ve Dil Derneği üyesidir.

Çocukluk günlerinizde, “iyi ki yaşadım” ya da “bunu yaşamak istemezdim” ddediğiniz neler var? Oradan başlayalım mı?

Bilal Kayabay: On iki kişilik bir ailede büyüdüm. Hep soran, sorgulayan bir çocuktum. Bu yüzden, günde üç öğün dayak yerdim anamdan. Dediğimden şaşmazdım gene de. Çocukluğumu çok renkli bir ortamda yaşamışım. “Yaşamışım” diyorum çünkü bunun ayırdına, bilinçlenme sürecimde vardım. Doğup büyüdüğüm köyde üç kabile vardı. ‘93 Harbi muhaciri Dadaşlar, Kürtler ve Artvin sürgünü biz Gürcüler. Adana, Kayseri ve Maraş üçgeninde yer alan Şar, Ermenilerden boşaltılmış bir köydü. Avşar, Kürt, Çerkes köyleriyle çevriliydi. Düğünler, bayramlar, cenazeler, çevre köylerin de katılımıyla, imece usulü yapılırdı.

Bilal Kayabay

Özellikle kış aylarında, çevre köylerin eşrafından insanlar, atlarıyla gelir, birkaç gün konuk olurlardı. Bu bir tür toplumsallaşma, paylaşımdı. Onlara hizmet eder, atlarını kayırırdım. Babam, “oturun söz dinleyin” derdi. Tek diz oturur, muhabbetlerini dinlerdim. İlkin bu durum beni çok sıkardı. Sokağa fırlayıp oynamak isterdim. Sonra sonra bu muhabbetler sarmaya başladı beni. Her biri güngörmüş, ömür sürmüş, savaşlardan dönmüş insanlardı. Muhabbetin şakalaşma ve birbirlerine takılma yerine gelince, „Sen çok sıkıldın, git oyna“ deyip beni başlarından savmak isteseler de merakım ağır basar, bir yolunu bulur, sezdirmeden dinlerdim. Aman ne şakalar, ne anılar dökülürdü ortaya. Bir gün yakalandım, „bu kerata, pusuya yatmış bizi dinliyor“ diye, tatlı sert bir azar da yedim. Köy köy dolaşıp iğne iplik, incik boncuk satan çerçiler vardı.

Anamın köyü, 1864 Büyük Çerkes Sürgünü ile gelinip iskân edilmiş, küçük bir Kafkasya köyü idi. Dayımın çocukları çok küçük olduğu için, ilkokul ikinci sınıfa geçene kadar, üç dört yıl, üçer dörder ay oraya yolladı beni anam. Çerkes nenemin getir götür işlerine bakayım diye. Sekiz yaşımdan başlayarak, sürülerimizin oğlak kuzusunu otlattım, dört yıl, her yaz dört ay. Yani çocukluğum uzun hikâyelerle dolu.

Halk şairi Kabakçıoğlu’nun da torunu olarak yazın serüveniniz nasıl başladı?

Anlattığım renkli ortamda büyüyünce, daha okuma yazmayı öğrenmeden, ilgim ve meraklı yapım nedeniyle, farkında olmadan iyi bir altyapım oluşmuştu. Babam, dışarıda iş yaptığı için, yılda birkaç ay evde olurdu. Bu bizi hem sıkar hem sevindirirdi. “Sokakta ne var, oturun, kitap okuyun”, derdi. Evde Mevlit, pehlivan tefrikaları, Hazreti Ali, Muhammet Hanefi cenklerinden başka kitap olmadığı için, ezber etmiştim hepsini. Mezarı, Artvin’de olan dedem Ozan Kabakçıoğlu’ndan gelen genlerime, yetiştiğim bu çokkültürlü ortam da eklenince, bulmuşum ‘bela’yı. Dilim dönmeye başladığında başlamışım, uyaklı şeyler düzmeye. Babam pek hoşlanır, “Karacoğlan, eşşek sıpası”, diye severdi. Çocukluğumda gurur kaynağı olan bu durum, ilk gençlik yıllarımda suçum, kusurum sayıldı babam tarafından. Yazmak için daha çok öğrenmek gereği doğdukça, ne buldumsa okudum. Hem de her telden, her kafadan. Bilirsiniz, bir kez başlayınca, doymak bilmezsiniz bir türlü. Okudukça acıkır, acıktıkça okursunuz. Bir yazımın sonunda şöyle demiştim: İçimdeki çığlık düşse yakamdan, devekuşu olup yazmayacağım. Yazanları tanıdıkça, üşüdü yazmalarım.

Kendinizi, edebiyatın hangi türünde daha iyi ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz?

Düz yazılar da yazıyorum ama doğuştan şairim. Ne kadar becerebiliyorum şairliği, onun yargısı ‘zaman’ denen yargıcın işi. Ben yazıyorum kendimce. Pek de benzemez kimseninkine. Bu, bir büyüklenme değil asla, hâşâ. Biçemim, dilim, yolum yöntemim bana göre.

Birçok şairin şiir için farklı farklı değerlendirmeler yapmış olduğunu biliyoruz. Sizce şiir ve şiir geleneği nedir?

 Bu soruyu bir şiirimden iki dörtlükle yanıtlasam, yeterli olur mu bilmem.

dünden yarına dilçiçek
başkaldırı toprağından
öteki türden bir ağaç
yerelden evrene ağan

dilimin ekeneğinde
ışıl pırıl karabasan
kıvılcım tohum içinde
buğday başağıysa yaşam

Şiir geleneğine gelince, yalnız şiir değil, yaşam bir bütün olarak geçmişten beslenir. Şiir de doğal olarak, gelenekten beslenir. Yanlış anlaşılmak istemem; geleneği sürdürmek ayrı, gelenekten beslenmek ayrıdır. Hele de binlerce yıllık şiir geleneği olan bir diliniz varsa! Zaten yaşamın dayatması, geleneği sürdürmenize izin vermez. Her gün, hatta her an gelişen, değişen dünyamızda geçmişin ölçüleri, yöntemiyle başa çıkamazsınız yaşamla.

“Çökelek çocuklarıyla, çikolata çocukları at başı”, bu söz size ait. Çikolata çocuklarını biliyordum da çökelek çocuklarını hiç düşünmemiştim. Oysa ben de çökelekle büyüdüm. Bu sözü biraz açar mısınız?

“İşte, halkımın çocukları da tutuldu ucuz medya rüzgârına, savruluyoruz. Çökelek çocuklarıyla, ‎çikolata çocukları atbaşı. Çikolata arada bir iyi gelir de, çökelek ömür boyu temel besin ‎kaynağıdır, vazgeçilmez.‎” Bu sözümü çatal anlamlı söylemiştim. Bir: Günün gelir geçer rüzgârına kapılıp, özenti batağında kimliksizleşen, özünden, köklerinden uzaklaşıp belli çevrelerin güdülemesi, saptırması ile tuzu kuru eyyamcı kafilesine katılma çabasına eleştiri. İki: Her türlü olanaksızlıklar içinde kendini yetiştiren halktan insanların, her türlü olanağa sahip olanlarla artık boy ölçüştürme noktasına geldikleri gerçeğine vurgu. En uç kabul edilen, adını Muzaffer İlhan Erdost ağabeyin koyduğu “İkinci Yeniciler” bile bir süre sonra köklerine dönmüşlerdir.

Dayatılan bir yaşam vardı ve bu Covit-19 ile daha da kısıtlanmış bir yaşama büründü. İnsan ilişkileri, basın, iktidar, yaşam… Bir edebiyatçı olarak üretim için neler söylersiniz?

Tuhaf gelebilir ama bu Covid-19’u başından beri ciddiye almadım. Almadım çünkü Covid-19’dan daha önce acil çözüm bekleyen sorunumuz var. Her türlü virüse rahmet okutacak bir kafa, deve kini ile çöl karanlığına sürüklerken memleketi ve toplumu, bu tehlikenin önüne koyamam Covid-19’u. Zaten kör topal tökezleyerek yıkıla kalka giden eğitimin, çatısı sökülüp iskeleti yıkıldı. Kavramların içi boşaltılıp değer yargıları hepten ters yüz edildi. Toplumun her kesimini sarmış bir korku, bir sinsilik, bir benmerkezcilik.

Kliğini oluşturmuş, beş on şakşakçısı ile kendini tatmin etmekle meşgul, sözüm ona memleketin en duyarlı olması gereken şairleri. Bütün dertleri şiirleri, dergileri. Bu rezil gidişata karşı bir dize, bir söz söyleyen kaç şaire rastladınız? Ülkeyi karanlığa sürükleyenler, bu bencil duyarsız kimliksizlerden almıyor mu cesaretini? Birey olarak pusudalar, medyatik bir duruma çokuşup kalabalığa karışmakta mahirler. Bence, bu nemelazımcı, benmerkezci, eyyamcı taife hepsinden daha tehlikeli.

ayseesimsek@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch