ERHAN ALTAN

Bilgi ufku

Viyana – Bildiğimizi biliyoruz ancak. Ne var bunda diyeceksiniz, ama bildiğimizi biliyoruz işte ve çoğu kez de salt bildiğimizi bilmekle kaldığımızı, yani tek bildiğimizin bildiğimizi bilmek olduğunu bilmeden. Bir sorun görmüyoruz bunda, hatta gurur duyuyoruz kendimizle. Hiç düşünmüyoruz bilmediğimiz daha neler olduğunu ve bildiğimizin bunda ancak ne kadar bir yer tuttuğunu. Bilgi ufkumuz kendimizi güvende hissetmemize yetiyor.

Oysa ne kadar bilirsek bilelim hep bir bilinmez içinde hareket ediyoruz. Ufka gidilince görülen bir ufuk daha var. Dahası bilgi, ancak bilmediğinle ilişkilenince bir boyut kazanıyor. Henüz bilinmeyene duyulan merak, bilinenin dogmatikleşmesini engelleyip esnek kalmasını sağlıyor. Bunu görmemekse kofluğa, yanlış güvene ve de görmemişliğe düşürebiliyor. Ama unutmayalım: bilgi söz konusu olduğunda hepimiz sonradan görmeyiz.

İyi de bilmediğini nasıl bilebilir insan? Deneyimle varılan bir duygu var miktara dair. İnsanlığın bilgi birikiminin ne kadar olduğunu, senin bunun ne kadarına vakıf olabileceğini kestirmeyi öğreniyorsun zamanla. Böylelikle bilemediğinin getireceği hatayı da hesaba katıyorsun ve bu sayede zinde kalıyorsun. Bir gölge boksunun zindeliği belki bu ama sağlıklandırıcı bir üzücülük içeriyor, çünkü ölümlülüğe karşın hayata sarılmayı imliyor. Ancak hep bilinmezliğin hayaletleri ile çevirili olmak, hep bir temkinlilik de oluyor sonucu. Ebedi bir çaresizlik demek bu aynı zamanda. Yani tam tersinden bakıp sağlıksızlaştırıcı olduğu da söylenebilirdi, komplo teorilerinin getirdiği yılgınlık gibi…

Bunun bir alt grubunu kuramsal olarak öngörülen ama pratikte ulaşılamayan bilgi ve bu bilgiye duyulan merak oluşturuyor: evrenin sınırlarının dışında ne var; beyin gerçekliği nasıl algılar; kansere gerçekten yol açan nedir; ilk şiir nasıl çıktı ortaya ve saire ve saire. Hepsi de bilmediğini bilmenin ortaya çıkardığı sorular, bilmediğini bilmek soru sordurtuyor çünkü. Bilinen bilinmeyen, aslında soru sorulan bu bölgeden oluşuyor. Demek ki bilinenler, (bilinen) bilinmeyenleri üretiyor hep. Bilinmeyen, bilinene paralel artıyor. Soru sormak burada, bilmediğine boyun eğmeyip zinde kalmanın çaresi ve göstergesi olarak çıkıyor karşımıza. Her yanıt yeni sorulara yol açtığından bilgi, bir yönü olan vektörler gibi çıkıyor karşımıza. Tabii yanlış sorular da var, o ayrı. 

Bir diğer alt grubu ise kuramsal olarak öngörmediğin ama yaşam deneyiminle sezinlediğin eksiklikler oluşturuyor: bir dostunun sana içini dökmesi ama asıl meselenin henüz hiç konuşulmadığı veya dostuma ne söylersem söyleyeyim düşündüğümü hiç anlatamayacak olmam; bir yabancının gizemli sessizliği; bir soykırımın yapılmış olduğunu vicdanında sezinliyor oluşun ve saire. Bilmediğini bile bilmediğine yaklaştığın yerler. Bilge, bunu başaran kişi olabilir mi acaba?

Dünyanın bildiğimizle sınırlı olduğuna dair inatçı bir bağnazlığımız da var, bilmediğimizin keşfine dair beklenmedik bir arzumuz ve hayal gücümüz de. Tabii ironik de bir durum bu, bildiğinin ancak bilmediğinin bilgisiyle değer kazanıyor, işlevleniyor oluşu. Kuşkusuz, ölümlü varoluşumuzun ne ilk ne de son tuhaflığı. Öyle ya ölümsüzler bilgiyi ne yapacak. Sır perdesinin aralanması, ölümlülüğümüzü delmek gibi bir haz veriyor olsa gerek. Bilinmeyene doğru ilerlemek, adım adım fethetmek ne tatlı değil mi? Ölümlülük düşüncesinin pençesinden sıyrıldığımız yanılsamasına kapıldığımız tüm diğer anlar gibi: sevişmek gibi, dostu kucaklamak gibi, torununun büyüdüğünü izlemek gibi… Tabii ki kısa bir süre için. Ama neler yapmıyoruz ki o kısa süreler için.

Ancak bir de bilmediklerini bilmediğin var. Bu korkunç işte. Örnek vermek de zor, adı üstünde, bilinemediği için. Ama provoke ediyor düşüncesi. Belki tarihsel bir örnek: Newton’dan önce bilinmeyen kütleçekiminin, nasıl yayıldığının hiç bilinememesi gibi. Veya cinsel ilişkiyle üreme arasındaki ilişkinin bilinemediği tarih öncesinde durup dururken içinden yeni bir insan (bebek) çıkarabilen kadına tapılması gibi. Basit bir ölümlü de değil, zavallı bir ölümlü olmak tehlikesi var. Bu yüzden belki daha temkinli olmak lazım, ama temkin düşünmenin zayıflatılması demek olurdu. Hükmedemediğin bilinmezliğin gelip seni ele geçirmesi gibi, sen farkına bile varmadan. Oysa sen tam da onu ele geçirmek için çıkmışken yola. Ama aslında bir sorun da yok ortada çünkü bilmediğini bile bilemiyorsun işte ve dolayısıyla hesaba katmanın da bir anlamı yok.

https://erhan-altan.blogspot.com/

Vielleicht gefällt dir auch