SÜHA SERTABİBOĞLU

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı

Bir geleneksel akılcılık sorgulaması

İstanbul – Çok ilginç, her şeyden önce, adı hiç romana benzemeyen bir romandan söz edeceğim sizlere; dünyada yetmişli yılların protest kuşağının kült kitabı olmuş ve bugün dünyada giderek daha çok okunan, Robert Pirsig’in Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı. Bu kitabı ille de tek cümleyle anlatmak gerekirse, bir adamın, oğlu ve iki arkadaşıyla Amerika boyunca bir yolculuğa çıkarken, bunun yanı sıra bir ‘iç yolculuk’ da yaptığı felsefi ağırlıklı bir yol romanı diyebiliriz. Ama bu kesinlikle yeterli değil; bu olağanüstü yapıtı, post-modern diye nitelenen ilk romanı tanıtmanın heyecanını duyan biri için, özellikle.

Nereden başlamalı? Örneğin bu kitap ‘yarar’ açısından çok iyi; çünkü çevirmeninden önce bir okuyucu olarak, hiçbir kitaptan bu kadar çok şey öğrendiğimi hatırlamıyorum. Düşünce tarihi ve felsefenin evrimi hakkında çok şey öğrendim; Rönesans ve Reform’un düşünsel temellerini bu kitabı okuyunca kavradım. Örneğin Kristof Kolomb’un Amerika yolculuğunun, bizim bildiklerimiz dışında, düşünce olarak da Reform’un yolunu açtığını öğrendim. İncil’de dünyanın düz olduğunun yazmasına karşın Hindistan’a tersten gidip dünyanın yuvarlaklığını kanıtlayan ve Hıristiyan inancında muazzam bir şok yaratan ve bunun sonucunda da, dünya gerçeklerine yenik düşen Katolikliğin Reforma uğramasına yol açan Kristof Kolomb’un, Amerika yolculuğu yüzünden çektiklerinin yanında aya yolculuk çay partisi gibi kalır gerçekten, çünkü düşünce sistemimizin temellerinde hiçbir değişiklik gerektirmez.

Yazar, bugün egemen olan nesnel aklın da dünyayı anlamada artık yetersiz ve yanlış olduğunu savunuyor; bu akıl dünyayı çirkinleştirmiş, çevreyi acımasızca katletmiş, insanları duygusuz köle-robotlara dönüştürmüştür. İnsanlığın kurtuluşu insanla doğayı ayrı şeyler olarak gören ikici aklın bırakılıp insanı ve tüm doğayı bir bütün olarak gören tekçi aklın egemen olmasına bağlıdır. Pirsig bizi, aklımızın köklerini sarsacak yeni bir keşif yolculuğuna çıkarıyor.

Bu özetten anlayacağınız gibi, yazarın görüşleri düşünce sınırlarımızı zorlayan, düşünce ve akıl kalıplarımızı darmadağın eden bir tez. Düşünme sistemimizi, değerlerimizi, mantığımızı, aklımızı sorguluyor; adamakıllı silkeliyor bizi. Buna şiddetle gereksinim duyduğumuz kanısındayım. Yeni ve farklı düşünme sistemleri gerekiyor artık bize. Yazarın bundan elli yıl önce gördüğü geleceğe koşar adım gidiyor dünya. Bir çevre felaketi artık kapıda. İnsanoğlunun “Eyvah, ben n’aptım!” demesine çok az kaldı. Büyük kentlerdeki yabancılaşma, insana insansal hiçbir şey bırakmayan yaşam temposu, şiddet, insanın insanlıktan çıkması…

Bir yerde yanlış yaptığımızı düşünmeye başlamamız için Antarktika’dan daha kaç buzdağının kopması, hangi afet ve pandemilerin dünyayı kasıp kavurması gerekecek?

Tüm düşünme sistemimizin, aklımızın bize verilmiş kalıplardan oluştuğunu söylüyor Pirsig. Her şeye önyargılı bakıyoruz, önyargılarımız yönetiyor bizi. Bu aklı yıkmadan kurtuluş yok. Tüm değerlerimizi, bugüne dek doğru bildiklerimizi, hatta tersini düşünemediklerimizi bile sorgulamalıyız. Akıllıyla deli arasındaki sınır nedir? Bizimkinden farklı düşüncelere nasıl yaklaşmalıyız? Değerlerimizin ve önceliklerimizin saptanmasında yanlış yapmış olmayalım?

Dogmatik düşüncenin her türlü dayanağını yok ediyor bu kitap. Bir zamanların moda deyişiyle “Bir kitap okudum, hayatım değişti” sloganı asıl bu kitaba denk düşüyor.

“Yarar” açısının ardından bir de roman estetiği açısından bakalım kitaba. Bu yapıt, yani Pirsig’in otobiyografik hikâyesi her şeyden önce, çok güzel anlatılmış bir öykü; bugüne dek hiç yaşamadığımız, çok değişik bir tat bırakıyor okurda. Ha, bir de motosikleti sevdiriyor bize Pirsig. Motosikletle gezmek otomobille gezmekten farklıdır. Otomobille giderken çevrenizle aranızda camdan bir engel var; sizinle birlikte hareket eden sıkıcı bir kafes içindesiniz. Oysa motosikletle giderken kokuları duyarsınız. Ayağınızın altından hızla geçen asfalt yol, gözünüzü üstünde odaklayamasanız da oradadır, ayağınızı uzatsanız dokunabilirsiniz. Elma ağaçları, saman yığınları omuzunuzun dibinden geçer.

Bu kitaptaki doğa anlatımları doğa ‘tasviri’ değil, doğanın yaşanmasıdır. Yazar ve arkadaşları Amerika’nın görkemli doğasında bir uçtan bir uca motosikletle dolaşırlar. Kızgın çöllerde sıcaktan bunalırsınız, dev ağaçlardan oluşan serin ormanlarda üşürsünüz, uçsuz bucaksız çayırlarda tarifsiz bir hüzne kapılırsınız, omuzunuza değiverecekmiş gibi geçen makilerin rüzgarını, motorun vızıltısını, bataklıkların kokusunu, insanın içine ürküntü veren, el değmemiş ıssız ormanlarda uyku tulumunda yatmanın korkusunu duyar, doğayı içinizde duyumsarsınız. Doğayla birliktelik sıradan bir yolculuk olmaktan çıkar, yolculara el sallarken kucağındaki kozalakları düşüren çocukla, yağmurdan sonra çıkan sümüklüböceklerle, sabah güneşinde altın gibi parlayan çam iğneleriyle, evrensel insanın doğayla bütünleşme törenine dönüşür sanki.

Öte yandan, duygusal yükü biraz ağır; gerçeği arama yolunda çöken, her şeyini yitiren bir şizofrenin yürek burkan dramını ve bunun yanı sıra da dantel gibi işlenmiş bir gerilimle sevgiyi, dostluğu, gerçek insan duygusallığını yaşıyorsunuz. Ayrıca, fiziksel yolculukla, kahramanın iç dünyasına yaptığı psikolojik geziler arasında güzel alegorik paralellikler kurulmuş. Bu romanın genel olarak, bölünmüş benlik üzerine olduğu, Jung psikolojisindeki “gölge”nin varlığının sezildiği söylenebilir ve Eliot’un Alfred Prufrock’u, Beckett’in Murphy’si ve Ken Kesey’in Guguk Kuşu arasında bir yerdedir. Bir yol öyküsü olaraksa Jack Kerouac’ın Yolda’sına yakın durur.

Roman niteliği açısından bakarsak biraz sığ gibi görünebilir, çünkü klasik romanda hep alışageldiğimiz ‘karakter tahlili’ yoktur, her şey salt olaylar ve konuşmalarla anlatılır. Bu nedenle, romandaki kişiler bir sisin içinden çıkıp bize doğru geliyormuş gibidir sanki. Ama yapıtın en önemli özelliklerinden biri de anlatım tekniğindeki bu farklılıktır ve okurda alışılagelmişin çok dışında bir tat bırakan da budur. Güneşin birden bulutlardan sıyrılıp içimizi ısıtıvermesi gibi ara sıra sezilen duyguların yanı sıra, düşünsel yanı ağır basan, yaşamı ciddiye alan bir felsefe yapıtıdır bu; fakat akıllı-uslu felsefe kitapları gibi, kafanızdaki sorulara yanıtlar buluşturan değil de tersine, kafanızdaki soruları arttıran, aklınızı daha çok karıştıran, ama çoğalan soru işaretlerinin üstesinden nasıl gelineceği konusunda kendinizi daha güçlü ve heyecanlı hissetmenize yol açan türden.

Bununla birlikte, yaşarken önemsemediğimiz küçük ayrıntıları kimi zaman bıkkınlık getirecek kadar didikleyerek felsefi boyuttan ele alır. Felsefeyi akademik boyuttan çekip yaşamın içine sokar: Örneğin motosiklete, yabanördeğine, bir eldivene, bir bataklığa, bir kurda felsefi açıdan bakar yazar. Hem de Batı’sıyla, Doğu’suyla insanoğlunun tüm düşünce tarihinin imbiğinden geçmiş bir felsefeyle…

Bir romanda bu kadar çok şey olabiliyormuş demek: Sokrates, Aristo, Platon, Homeros’un İlyada ve Odyseus’u, David Hume, Emmanuel Kant, Ömer Hayyam, Poincare, Goethe, Lao-Tzu, Albert Einstein… Kore, Hindistan… Notsuz ve sınıf geçmesiz bir eğitim sistemi, ABD’de siyasal otoritenin üniversitelere -bizim hiç de yabancısı olmadığımız- baskıları ve ilerici insanların buna karşı savaşımı ve tüm bunlara, ruhu damıtan, bulanık suyunu hayal edilmeyecek kadar berraklaştıran Zen Budist felsefesiyle bakış.

Böyle bir anıt-romanı okumuş, çevirmiş olmanın görkemli coşkusunu unutabileceğimi hiç sanmıyorum. Düşünce dünyamızı daha önce hiç akla gelmemiş alternatiflerle zenginleştireceğinden kuşkum yok.

……………………….………………
suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch