SÜHA SERTABİBOĞLU

Bir doğumun romanı: Nietzsche Ağladığında

İstanbul – Roman sanatı öldü mü, ölmedi mi tartışması yaşanadursun, roman yeni boyutlara doğru gidiyor. Bir kere, klasik tarzda, yani sırf kurgudan ibaret ve düş gücünden başka malzemesi olmayan romanın ölmese bile sönmeye yüz tuttuğu, edebiyat tarihindeki yerine doğru çekilmekte olduğu yargısı haksız değil. Ama romanın canlı sürgen dokusu başka bir daldan büyüyor. Roman, giderek belgesele doğru kayarken romanla inceleme arasındaki çizgi ya da basamak silikleşiyor.

Romanın tarzı dramatikten çok, didaktiğe, malzemesi olaylardan çok, olgulara, işlevi bazı duyguları uyandırmaktan çok, bazı tezleri savunmaya doğru kayıyor. Türkçesi, yirmi birinci yüzyılın, yani bilişim çağının romanı gittikçe daha çok emek ve bilgi birikimi gerektiren bir ‘çalışma’ya dönüşüyor.

Sözünü edeceğim roman işte böyle bir yapıt. Nietzche Ağladığında adlı bu romanı yazan İrwin Yalom da bildiğimiz tipte bir edebiyatçı değil; ABD Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatri profesörü.

Romanın kişileri de kurmaca değil, gerçek kişiler. Örneğin Friedrich Nietzche Alman felsefesinin, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Ecce Homo ve Deccal adlı yapıtlarla ünlenmiş büyük bir düşünürü. Romanın geçtiği zaman kesitindeyse henüz ancak iki kitabı çıkmış, pek kimsenin tanımadığı bir filozof.

Öteki kişi Dr. Josef Breuer 1842-1925 yılları arasında Viyana’da yaşamış, Sigmund Freud’ca psikanalizin en büyük öncüsü kabul edilen, solunumu denetleyen Hering-Breuer refleksini ve iç kulağın denge işlevini bulmuş bir bilimci. Freud’la ikisinin psikanalizde çığır açan, „Histeri Üzerine Araştırmalar“ adlı ortak bir bilimsel kitabı var.

Romanın üçüncü önemli kişisiyse o yıllarda henüz yirmi yaşlarında, çok genç bir hekim olan Sigmund Freud.

Dr. Josef Breuer’e, Lou Salome adında, genç ve çok güzel bir Rus kadını gelir ve arkadaşı Nietzche’yi tedavi etmesini ister. Nietzche „ümitsizlik“ hastalığına yakalanmıştır, intiharı düşünmektedir. Doktorun, geleceğin büyük filozofu olacak bu değerli insanı kurtarması gereklidir.

Lou Salome erkeklerin başını döndüren, evliliğe inanmayan, sanatçı ve düşünür erkekleri tercih eden, özgür ve çekici bir kadındır. Dr. Breuer de onun çekimine kapılır ve bu garip hastalığı iyileştireceğine söz verir. Yalnız, Nietzche hem yardım istemeyecek kadar gururlu, hem iç dünyasını açmayacak kadar içine kapalı, hem de hasta olduğunu kabul etmeyen biridir. Doktor onu belli etmeden tedavi etmelidir.

Daha sonra Nietzche, Salome’yle Breuer’in konuşmalarından habersiz, şiddetli migren ağrılarından ötürü doktorun muayenehanesine gelir. Doktor, ne yapsa iç dünyasını açmaya bir türlü yanaşmayan Nietzche’ye yalan söyler; kendisinin yaşamda bir çıkış yolu bulamadığını, ümitsizlikten bunaldığını, yaşamı çözümlemiş güçlü bir filozof olarak ona yardımcı olmasını ister, Nietzche de yardımcı olmayı kabul eder.

İkisi arasında, günlerce süren uzun bir felsefi-psikolojik konuşmalar dizisi başlar böylece. Breuer bir yandan da Nietzche’yle konuştuklarını dostu Freud’a anlatmakta, bu vakayı birlikte çözmeye çalışmaktadırlar. Konuşmalarından birinde Freud, bu dışa kapalı hastaya psikolojik bir cerrahi müdahalede bulunması gerektiğini söyler. („Psikolojik cerrahi“, psikanalizin doğuşunu haber veren ilk düşünce kıvılcımlarından biridir.)

Ama Dr. Breuer Nietzsche’yi çözümlemek için kendi iç yapısını ortaya serince beklenmedik, dramatik ruhsal olaylar çıkar ortaya: Breuer çözülür. Büyük çabalarla üzerini örttüğü ruhsal sorunları deşilince fena halde sarsılan Doktor’un aslında büyük bir saplantısı vardır. Bir zamanlar histeri tedavisi uyguladığı, çok güzel ve kültürlü bir genç kadın olan, Bertha Pappenheim adlı hastasına delice tutulmuştur; bir hekim olarak onunla ilişkiye girmesi olanaksızdır. Fakat işini gücünü bırakıp bu hastayla ilgilenmiş, karısı da durumu anlayıp olay çıkarmış ve bu yüzden bu hastasını bırakmak zorunda kalmıştır. Yine hem güzel ve kültürlü bir kadın, hem de sırdaşı, arkadaşı olan yardımcısı hemşire Eva, sırf onu teselli etmek, onu bu dehşetli saplantıdan kurtarmak için kendini ona sunmuş, ama Bertha’nın aşkıyla serseme dönmüş Breuer onu reddetmiş, üstelik kendini onun için feda eden bu değerli ve özverili kadını da karısının zorlamasıyla işten çıkarmak zorunda kalmıştır. Eva kırılmış, bir daha dönmemek üzere çekip gitmiştir. Breuer’in düşlerinde ve aklının köşesinde hep Bertha vardır. Doktor kırk yaşını aşmıştır, artık bir daha ne Bertha ne de Eva gibi bir kadınla birlikte olamayacağını düşünmektedir. Yaşamın anlamı, umudu kaybolmuştur; doktorun aklından intihar geçmeye başlar. Nietzsche şaşkın bir şekilde kendisine, Viyana’nın en zengin, en ünlü doktoru olduğunu, üstelik tıp dünyasında iki önemli buluşla adının tarihe geçeceğini, yaşamının zirvesinde olduğunu, yani mutsuz olmasına akıl erdiremediğini söyler.

Evet, insanın inanası gelmiyor. Gerçekten de, bir insanın yaşamda istediği doyumları elde edip de mutsuz olması, hele intiharı düşünmesi mümkün mü? İnsan daha ne isteyebilir ki, değil mi? Ama yaşam, belli şeylerin bir araya gelmesiyle belli sonuçları verecek bir kimyasal işlem, bir denklem kadar basit değil. İlle de bir denklemini yazmak gerekirse bu, „sıfır bölü sıfır = belirsiz“ denklemi olabilir. Sıfırdan, yani hiçlikten gelip hiçliğe giden yaşamın denklemi de böyle olurdu ancak.

Zaten yaşam bir „kaçırılmış fırsatlar koleksiyonu“dur. Breuer de o fırsatların bir daha eline geçmeyeceğine inanmaktadır. Zirvede olmak, artık aşağı inecek olmak anlamına gelir ve zirveye çıkmadan önce büyük umutları olan birisi için, zirveden sonra geleceğin umutsuz olması demektir. Yaşamda görüp göreceği en üst yer burasıdır, bundan sonrası düşüştür. Gençliğin en büyük gücü, yaşlılığınsa en büyük eksiği umuttur.

Yaşamda mutluluğu aramak ise bir tür serabın peşinden koşmaktır sanki. Mutluluğu yaşamda bulamayan insan sonsuzlukta aramaya çalışır. Ama sonsuzluk insana özgü bir varoluş tarzı değil; kimilerine göre maddeye, kimilerine göre Tanrı’ya özgü. Mutluluk, yaşamla sonsuzluk, gerçekle düş arasında bir yerlerde. Yani göz ucuyla görülen, ama doğrudan bakınca yok olan bir şey; bir yanılsama, bir sanrı.

Nietzche’yse, güzel bir kadına duyulan ilgiyi, öldürülen Tanrının yerine tapınılacak başka bir şey koymak olarak görür ve dine karşı olduğu için, kadınlara duyulan aşka da karşı çıkar. Ona göre mutluluk, yücelmektir. Breuer’in sorununa karşı önerisi, kendi sorununa çok tepeden, kendi sorunu önemsiz görününceye dek yukarılardan bakmasıdır. Ama Nietzche’nin üst gerçekten bakış görüşü bir yerlerde Faşizme, insanı küçültüp ırkı büyüten o uğursuz boyuta tüyler ürpertici bir salınım yapıverir. (Yazar burada, yaşam ve dünya üzerine kafa yoranlara „bu boyutun varlığını unutma sakın“ diyor sanki. Bilindiği gibi, Nietzche’nin „Üstün İnsan“ görüşü Faşizmin düşünsel dayanaklarından biridir.)

Freud’un bu konudaki görüşüyse insanın diplerde, denetleyemediği bir ruhsal yapısının olduğu, buradaki patlamaların dışarıya yansıdığı düşüncesi üzerine kuruludur. Freud, insan ruhsal yapısında üst benlik, benlik ve ilkel benlikten oluşan katmanların varlığını sezmiş, bunun peşine düşmeye hazırlanmaktadır. Nietzche de Breuer’e, her insanın ruhunun mahzeninde hapsedilmiş kuduz köpekler olduğunu söyler.

Bu roman insan ruhuna adanmış bir tiyatro gibi; fakat öte yandan kusursuz bir bilimsel yapıt aynı zamanda. Saplantılı aşkı ameliyat edip göz önüne seriyor adeta. Denek olarak kendini kullanan, psikanalizin kurucusu büyük bir bilimci olan Breuer’le insan ruhunun derinlikleri üzerine kafa yormuş bir düşünür olan Nietzche’nin bu teatral diyalogu insan ruhunu, çözüldükçe düğümlenen bir muamma gibi çözmeye çabalarken bizler de kendimizle yüzleşiyoruz. İnsanın yalnızlığını arttıran yüzeysel dostluklar; yıldızlar gibi hep varolan, ama gün ışığının gizlediği korkular; düşüncesi ya geçmişte, yahut asla varolmayacak bir gelecekte yaşayan insanoğlu için, „Ölüm varsa ben yokum. Ben varsam ölüm yok. O halde üzülecek bir şey yok“ mu gerçekten?

Bu romanda Breuer ve Nietzche birbirinin kontrastı renkler ve birbirlerine fon oluşturuyorlar. Genç Freud ise bu tablonun arka fonunda, yalnızca ayakları görünen bir dev sanki.

Romanda Viyana’nın haftalardır güneş yüzü görmeyen kapalı, soğuk, yağmurlu havası karamsar düşüncelere zemin oluşturan, psikotik bir ortam hazırlıyor. Bu karanlık ortam, romanın başlarında Breuer’le buluşan Lou Salome’nin parlak güzelliğine, soğuk hava ise kadının sıcak cinselliğine kontrast bir fon oluşturuyor.

Bu roman, psikanalizin embriyonik yaşamı sanki. Psikanaliz, Athena-Minerva’nın Zeus’un beyninden doğması gibi, Freud’un beyninde kıpırdanmakta, doğumu yaklaşmaktadır.

Romanda dikkati çeken bir motif de kadınlar. Doktorun karısı korkunç bir kavgacı. Güzel Eva, işine son veren doktoru hiç affetmeyen, geri dönmeyen, acımasız biri; Lou Salome erkekleri hiçe sayan, çok erkekli, eli kırbaçlı biri. Bertha bir histerik; Breuer’i mahveden, tehlikeli biri. Yani romandaki güzel kadınlar hep gizemli, ürkütücü. Kadınlar, dişilere özgü sevecenlikten yoksun, hep uzak, hep acı çektiriyorlar; onları düşlemek bile korkutucu bir hastalık. Bu belirtiler, Yazar İrvin Yalom’da bir tür kadın fobisi olduğunu göstermiyor mu? Ama bu roman da insanlar kendisiyle ve yaşam korkularıyla yüzleşsin diye yazılmış zaten.

suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch