SÜHA SERTABİBOĞLU

Bir yaşam ve ölüm senfonisi: ‘Kara Su’

Ölümde, insanları ozanlaştıran bir şey mi var? Eski Yunanlıların, kader tanrıçası Klotho’nun eğirdiği kader ipliğini makasıyla kesivermesi diye yorumladıkları ölümde varolan, ondan söz eden yapıtlardaki o çarpıcı, o benzersiz duygusallığı esinlendiren şey nedir?

Joyce Carol Oates’in “Kara Su” adlı yapıtı ölüm üzerine yazılmış en ilginç, en çarpıcı yapıtlardan biri. Gerçek bir olaya dayanıyor. Senatör Edward Kennedy bir tanıdığının davet ettiği kutlama partisinde Kelly adlı bir genç kızla karşılaşır. ABD Başkan adayı Senatör Kennedy ile Kelly arasında bir ilişki başlar ve Kennedy kıza birlikte geri dönmeyi önerir. Senatör’ün ünüyle başı dönen kız bunu kabul eder ve parti daha sürerken ikisi otomobille yola çıkarlar. Kennedy alkollüdür, arabayı çok hızlı sürmektedir, feribota yetişmeleri gerekir… ve virajlı köy yolunda aşırı hızla giden araba kayarak bir gölcüğe uçar. Araba yan dönüp kara, çamur gibi bir suyun dibine gömülür. Kelly’nin bacakları kırılmıştır. Çatlayan camlardan sızan kara su arabanın içini doldurur, Senatör kapıyı yukarıya doğru kaldırıp arabadan çıkmaya çalışır. Kız, Senatör’ün bacağına yapışır. Senatör kurtulmak için kızı tekmeler, kızın kafasına basıp kendini hızla yukarıya ittirir, ama kız can havliyle bu kez Senatör’ün ayağına yapışır, Senatör’ün yazlık keten ayakkabısı kızın elinde kalır ve Senatör kızdan ve arabadan kurtulup su yüzüne çıkarak kendini kurtarır ama arabada kalan Kelly o kara çamurlu suda boğularak ölür.

Dönüp kızı kurtarması gereken Senatör ise o suya tekrar girmeye hiç niyetli değildir.

Kelly bir Demokrat Parti militanı, bu uğurda tutucu ailesini terk etmiş, inançlı bir hümanistti. ABD’de idam cezası karşıtı hareketin etkin üyelerindendi. Yıldız falına ve dine inanmazdı. İnanmadığı bir şeyi asla söylemeyen, direngen, dürüst bir aydındı.

Kelly’nin de herkes gibi sevgilileri olmuştu ve çantasında hep taşıdığı, ama kullanılmasını bir türlü kimseye öneremediği için kullanılmadan kalmış ve ambalajı yıpranmış bir prezervatifi vardı.

Üstelik gittiği partide, Senatör henüz gelmeden önce partideki erkeklerden, uzun boylu Trinidadlı bir siyahi bilim adamıyla birbirlerinden hoşlanmışlardı. Herkesin heyecanla karşıladığı Senatör’ün arabası evin kapısına yanaşmasaydı bu iki insan zaman içinde çok yakın iki dost olabilecekti belki de.

Ya da güçlü kişi tarafından ‘seçilmiş’ olmanın gururuyla binip, hasetle uğurlayan arkadaşlarına el salladığı o tabut-araba o son viraja biraz daha yavaş girse Kelly yaşıyor olacaktı. Arabanın savrulduğu yerde o ilk bakışta diz boyundan daha derin değilmiş gibi duran kara su birikintisi de olmayabilirdi; ama vardı. O kekre kokulu çamurlu su, içindeki yosunlarıyla, pıtrak gibi sivrisinek larvalarıyla, yaz günü çiftleşme telaşıyla cırlayıp duran böcekleriyle, su kamışlarıyla, ardıç kuşlarıyla, binlerce yıldır oradaydı…

Aslında basit -ya da tekil- bir olayı konu ediniyor gibi duran bu kitabı okuyan herkes bunun salt bir kazanın betimlenmesinden çok daha ötelere uzandığını sezinler. Bu facia, kara sudaki debelenme-boğuşma, tüm bu olanlar aslında tüm insanlığın trajedisi boyutuna doğru tüyler ürpertici bir salınım yapar. Aydın, uygar, ‘senatör’ ve örnek insanların üç metrelik, kara, pis bir suyun içine düştüklerinde en yabanıl ve ilkel bir yaşama içgüdüsüyle boğuşan, gözü dönmüş, acımasız bir bencile dönüşebilmeleri, yaşam-ölüm paradoksundan daha ürkütücüdür. Bu bana, ünlü sosyolog Zygmunt Bauman’ın, ‘Modernlik ve Holocaust’ adlı yapıtında alıntıladığı bir haberi hatırlattı.

(...) Le Monde gazetesinden bir gazeteci bir zamanlar olmuş bir uçak kaçırma olayının tanıkları arasından örnek bir grupla röportaj yapmıştı. Bulduğu en ilginç şeylerden biri, rehin alınma deneyiminin ölümcül tehlikesini birlikte atlatmış çiftlerde boşanma olayına anormal derecede sık raslanmasıydı. Kafası karışan gazeteci boşanmış kişilerin verdikleri kararın nedenlerini araştırdı. Görüştüklerinin çoğu uçak kaçırma olayından önce boşanmayı asla düşünmemiş olduklarını söylediler. Ama o dehşetli olay sırasında ‘gözleri açılmış’ ve ‘eşlerini yeni bir ışık altında görmüşlerdi’. Her zamanki iyi kocalar yalnızca kendilerini düşünen bencil yaratıklar olduklarını ‘göstermişlerdi’, cesaretli işadamları iğrenç korkaklıklar yapmışlar, becerikli ‘hayat adamları’ darmadağın olmuşlar, ‘mahvolacağız’ diye feryat etmek dışında pek bir şey yapmamışlardı. Gazeteci kendi kendine sordu; bu Janusların[*] ikisini de taşıyabildiği bu iki simadan hangisi gerçek yüz, hangisi maske? (…)

Bu roman, otomobilin, hız düşkünlüğünün (savaşların, sömürü hırsının, siyasal dolapların) yani insanın kendi eliyle yarattığı canavarların bir saman çöpü gibi savurduğu insana bir ağıt; erkekle kadın, güçlüyle güçsüz arasında bir itişmeye döndürülmüş yaşama bir isyandır.

Kadın edilgindir, çaresizdir, yapabileceği hiçbir şey yoktur. Sürüklenir. Erkeğin hatasının, cezasının sonunda, olan hep kadına olur. Kadının yazgısı erkeğe bağlıdır.

Romanın anlatım yönünden en belirgin özelliği, kaza olayının her seferinde farklı ayrıntılar katılarak, geri dönüşlerle çeşitlenerek, insan gerçeğinin en kuytu derinliklerine dalıp çıkarak, tekrar tekrar betimlenmesidir. Bu ritmik anlatımla yazar, bu anlattığının belirli bir yerde olmuş belirli bir olay olmaktan öte, çok yerde, çok zaman; ya da her yerde her zaman olmuş, olmakta ve olacaklığını vurgulamak istermiş gibidir. Daha nice arabalar kara sulara savrulmuş, savrulmakta, savrulacaktır; içindeki kadın erkeğe sarılacaktır; erkekse onu tekmeleyip, kafasına basıp kendini kurtaracaktır. Kelly ana rahminin karanlığına benzeyen bu pis kokulu, vıcık vıcık yapışkan çamura düşüp de yaşama veda ederken başka kara sulara savrulacak başka Kellyler ana rahmine düşüp yaşama başlamaktadır. Doğum, yaşam, ölüm arasındaki sınır yok olur (var mıdır ki zaten?), hepsi birbirine geçer, hepsi birbirine benzer. O yapışkan, karanlık çamurdur yaşamın çıktığı ve döneceği yer.

Kelly, kara su ağzını, burnunu, ciğerlerini doldurup beynine giden oksijeni keserken kırık camın ötesindeki kopkoyu karanlıkta annesinin, babasının gençlik halini görür birden. “Anneciğim, babacığım!” diye seslenir onlara, “O beni ölmeye bırakmadı, o çok iyi bir insan, şimdi kurtarmaya gelecek beni, göreceksiniz!..”

Güzel Kelly, zavallı Kelly; o yemyeşil gözleriyle, güneşin ve rüzgârın sevdiği upuzun, kumral saçlarıyla, tüm insanlığa yetecek sevgiyle doldurduğu o kocaman yüreğiyle insan Kelly… İnsanoğlunun bir cinsinde sık rastlanan bazı zaafları vardı yalnızca; erkekte güç arardı, çocukça bir iyimserlikle kendi kendini kandırırdı ve namlunun ağzına konup da katiline gülümseyen bir kelebek gibi saftı. Oysa partiyi veren ev sahibi arkadaşı ona, Senatör’ün Nikaragua’yı kana bulayan Contra katillerine yardımı desteklediğini söylemişti.

Bu roman, trafik kazasına bakışı açısından J. G. Ballard’ın “Çarpışma” adlı yapıtını andırır.

Her iki yapıtta da erkeğin araba kullanmadaki saldırganlığıyla -Freud’a göre, güçlü bir saldırganlık öğesi içeren- cinsellik benzeştirilmektedir. Ama “Çarpışma”da ana eksen, insanın teknoloji çekimine kapılıp kendine yabancılaşmasıdır; “Kara Su”da ise konu, insanın insana yabancılaşmasıdır.

Bu romana benzeyen diğer bir yapıt da Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat”ıdır. Her iki yapıtta da insanların trafik kazasında ölümlerini görkemli bir şekilde betimleyen, hafifçe ironik bir destan havası var. Ama “Yeni Hayat”ta betimlenen, trafik kazalarının alışılmışlığı, sanki sabahları yediğimiz yumurta gibi, elimizi uzatsak dokunuvereceğimiz sıradanlığı, yaşamımızın yadırgamadığımız bir parçası haline gelmişliğidir. “Kara Su”da anlatılan ise trafik gibi yeni bir olguya bağlı olmayan, insanın taa mağara döneminden sürükleyip getirdiği bencilliği-çaresizliğidir.

Bu kitap, olağanüstü şiirsel ve ritmik anlatımıyla bir senfoni duygusu uyandırıyor insanda. Önce basit bir temayı işleyen, sonra bu temanın giderek çeşitlenip, farklı ses renklerine büründüğü ve sonunda insanın gözünü radyoya çivileyen görkemli bir finalle sonlanan, güzel bir senfoniye benziyor.


[*] Roma mitolojisinde, başında iki tane yüzü olan, kapılar tanrısı.

suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch