Bu kadar kan yağmasa şehrin üstüne

Bu şehir diyor ucuz kitap satan adamın sırılsıklam kitaplarından birinde bir sayfa
“Bu şehir ölü doğdu ama herkes ölene kadar kimse bilmeyecek”

OKAN NALÇACI

Bu kadar üşümezdim ben bu kadar kan yağmasa şehrin üstüne…
Bu kadar bıkmazdım kendimden bu kadar yalanı yalayan olmasa!
Belki ölmezdim durup dururken bu kadar zorken nefes almak orada!
Meğer ne kolaymış bir iblisi kucaklamak
Riyaya bulamak sözcükleri, elma şekeri gibi kandan bir macun ile kaplamak sıradan bir gerçeği
Ne kadar çok firari göz var etrafta
Ve hiçbir mide ve zeka bu kadar işbirlikçi olmamıştı.
Ve belagat sayılmamıştı akıl, hüzün ve merhamet!
Kendini yakacağı benzinin parasını borç alan birisi var orada derileri sarkıyor üstünde
Çağa tükürüyor, yüzümüze..
Selfi çekiyor biri her açıdan
Viral oluyor bir dram daha!

Ne kadar çok insan estetik yaptırıyor durmaksızın
Ne kadar çok pazarlanmış mahcubiyet var…
Her cerrahın bir tarzı varmış
Ve her cerrah bilebiliyormuş o suratı kimin hal ettiğini, hatta bir bakışta….

Çekirdek ve diziler…
Radyasyonlu çay
Bir sürü çocuk pata küte patolojik hal…
En alttakiler dizi seyrediyor bir üst Netflix
Onların üstündekiler vizyon sinemalarında bacak bacak üstüne atabiliyor…
En üsttekiler hangi seyirin daha az veya çok aptalaştırdığına karar veriyor…
En üstün üstündekiler hiçbir şey seyretmiyor…
Bahis oynuyor (büyük kilisenin saati üçü vurduğunda kaç çocuk ölecek güneyde, mesela!) kim bilir!

Ve ne çok kuş ölüleri kaplıyor yolları, mazgallarda acayip hırıltılar var,
Şehir can çekişiyor sanki.
Su çürüyor diyor bir uzman, plastik bir bardağa bakarak.
Bu şehir diyor ucuz kitap satan adamın sırılsıklam kitaplarından birinde bir sayfa
“Bu şehir ölü doğdu ama herkes ölene kadar kimse bilmeyecek”
O kötü, sülfür kokan saçlarını tarıyor saatçinin vitrininde yine o çocuk saçları birazdan eriyecek…
Şahıs çıkıyor yine ekrana ve olası her yere dünyanın en çirkin ağzı ve arkasından en çok küfür edilen…
Ve ne çok yatıştırıcı üretiyor laboratuvar insanları…

Doktorlar çıldırmış gibi ilaç yazıyor
Çin lityum işine de el atmış diyor metroda biri…

Parası olmayanlar nüfus kağıtlarını parçalara ayırıyor atlamadan hayatın dışına bir bir veya topluca!
Ve sakalından keramet umulan bir soytarı günaha girdiklerinden dem vuruyor ahiret yaşamına hasıl oldular diyor.
Ve basıyor gaza yerden bayağı yüksek kurşun geçirmez arabasının şöförü
Daha tv’ye yetişecek…
İmamesi saf altından tesbihini şakırdatacak!

Küçük kümeler halinde ölüyorlar
Annenin eli çocuğun avucunda mesela…
Şahıs durmadan konuşuyor, biliyor, korkusunu yenmesi gerek
Yoksa iç sesi kendisini öldürecek..
Konuştukça ölüyor kadın çocuk kuş ağaç…

o ses tellerini titreştirdikçe,

Bir kadını çok kere öldürüyor penisini bıçak sanan (tersimi yoksa) kötü kokan adamlar..

Ya da yerin altında devasa sertlikler birleşiyor durmadan
Bilime benzer bir adam kelimelere bir sirk cambazı kadar hakim
Ve kısa boylu ve tiki olan ağda görmüş yüzünde tuhaf seyirtiler var
Taklalar atıyor tebabet üzerine…
Kuvvet macunu gibi eril bir zavallı
Kapüşonlu çocuklar kırıyor kodlarını bir bir
Ve saçılıyor aleme çocuklar ile çekilmiş fotoğraflar ki onun deyimiyle
Baştan sona “ahlaka mugayir”

Ve zat durmadan konuşuyor konuşuyor, konuşuyor…
Kelimeler firar ediyor ağzından ağzı eriyor yavaş yavaş…
Tv’de çitlenmiş çekirdekleri süpürüyor sözleşmeli bir işçi iki büklüm…
Bir kadın var kapıya kırmızı eteği sıkışmış gibi çekeliyor ruhunu dışarı sandığı içeri daha içeri…

En ucuz birahane elbette şehrin en son kurulan taşra mahallesinde..
Ama bir adam sallanıyor bir çocuğun düşlerine asılmış
O birahanenin en dip köşesinde.
Üç ayaklı bir köpek uluyor orada; kör bir yalanın yakınında
Bir el cama dalıyor
Her şey donuyor bir bir…

Patlamış mısır al şuradan
Bir intihar daha başlıyor…

Ardından boktan ve atraksiyonlu
Yeni bir dizi daha başlayacak…
Sonra baş şahıs yine palavra dolu
Bir konuşma yapacak…
Yarın dedikleri gün başlamadan
Bugün dedikleri bir gün daha aşağı yukarı böyle bitecek…
Kalkıp yatmalı artık
Yarın kaldığımız yerden…
Sahi nerede kalmıştık!!!

Vielleicht gefällt dir auch