SÜHA SERTABİBOĞLU

Çağımızın bilge-militan kadını | Doris Lessing

İstanbul – 2007 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi İngiliz yazar Doris Lessing 1919’da, babasının bir bankanın yöneticiliğini yaptığı İran’da doğdu. Beş yaşında ailesiyle birlikte Rodezya’da (bugünkü adıyla Zimbabwe) bir çiftliğe taşındı. Ülkenin başkenti olan, o zamanki adıyla Salisbury’de bir Katolik okulunda eğitim gördü. 14 yaşındayken ailesine isyan ederek okulu bıraktı hemşirelik, telefon operatörlüğü ve sekreterlik yaptı. 18 yaşında Rodezya Parlamentosu’nda çalışmaya başladı ve ülkede ırkçılık karşıtı bir sol partinin kurulmasında rol aldı. 1943’ye sona eren ilk evliliğinin ardından Komünist Partisi’ne katıldı ve Alman siyasi eylemci Gottfried Lessing’le evlendi. 1949’da eşinden ve Rodezya’dan ayrılıp oğluyla birlikte Londra’ya gitti. O tarihten sonra yaşamını profesyonel bir yazar olarak Londra’da sürdürdü. Kurgu ve kurgu dışı, şiir ve opera gibi çok farklı dallarda 55 yapıt verdi, 88 yaşında en yaşlı edebiyat Nobelisti oldu ve 17 Kasım 2013 tarihinde Londra’da öldü.

Feminist edebiyatın önemli isimlerinden ve bu düşünce akımının edebiyatta ciddi bir kişilik kazanmasına önemli katkılarda bulunmuş bir yazar olan Doris Lessing öteki feminist yazarlardan nesnelliği ve edebi tavrıyla farklılık gösterir. 19. Yüzyıl romanlarında hayranlık duyduğu niteliği, onların “etik inançlar iklimi”ni 20. Yüzyıl’ın vicdansal ideolojileriyle bağdaştırmaya çalıştı. Altın Defter adlı yapıtıyla feminist bir ikon haline gelen Lessing böyle bir rolü kabul etmeye pek gönüllü değildi ve 1970’teki bir söyleşisinde, “Bence cinsiyetler arası savaş, sürmekte olan en önemli savaş da, yaşamımızın en büyük sorunu da değildir” demişti.

Kadın öfkesini ve saldırganlığını betimlemelerinde “kadınsılıktan uzak” olmakla, kadın kahramanlarının “erkekler gibi yaşamaya” kalkışmasıyla eleştirilen Lessing buna yanıt olarak, “Anlaşılan, çoğu kadının düşündüğü, hissettiği, yaşadığı şeyler büyük bir hayret uyandırıyor,” diyordu. “Aynı yaklaşımlar erkek yazarlarda sağlam bir felsefi altyapı diye kabul edilip gayet normal görülürken, hiç de kadınsı bir nefret, saldırganlık yahut nörotik tavır falan diye nitelenmiyor.”

Ben Doris Lessing’in beş kitaptan oluşan özyaşamöyküsel nehir-romanı Şiddetin Çocukları’nın birinci (Martha Quest), ikinci (İyi Bir Evlilik) ve üçüncü (Fırtına) kitaplarını çevirdim.

Doris Lessing bu nehir-romanda, Rodezya’nın ücra bir kırsal bölgesinde, Birinci Dünya Savaşı’ndan ruhen sakat çıkmış bir baba ve otoriter, elitist, baskıcı bir anneyle geçen bunalımlı yeniyetmelik yıllarını, evden kaçıp çocuk yaşta giriştiği hayatını kazanma mücadelesini, havaice yaşadığı yılları, evliliklerini ve doğurmasını, konformist ev kadınlarını, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımını, cephelerden gelen feci haberleri, acımasızca bir ırk ayrımının ve utanç verici adaletsizliklerin gündelik olaylar halinde sürdüğü gerici bir sömürge ülkesinde giriştiği siyasi mücadeleyi, hiçbir insani ve siyasi hakkı bulunmayan sessiz siyah çoğunluğun gelecekte Nelson Mandela’ların çıkacağını sezdiren kıpırdanışlarını, cinsiyetler arasındaki eşitsiz ve umutsuz savaşı, özgürlük için her şeyinden vazgeçmeye hazır, onurlu bir kadının gözünden anlatıyor.

Her şeyden önce, gerçekten yaşanmış şeylere dayanan ve genellikle klasik bir öyküleme tarzıyla süren anlatı, kurgunun kanatlarıyla havalanmadan, bir ayağı gerçeğe saplı bir pergelin diğer ucunun çizdiği eşmerkezli daireler halinde gelişiyor. İlk kitapta (Martha Quest), yeniyetme bir kızın hayata bakışına benzeyen sığ dairelerin ikinci kitapta (İyi Bir Evlilik) çocuk sahibi, olgun bir genç kadının bakışıyla derinleşip katmanlandığı, üçüncü bir boyut kazandığı, üçüncü kitaptaysa (Fırtına) buna dördüncü, uluslararası bir boyutun, dünya boyutunun katıldığı gayet iyi hissediliyor.

Özyaşamöyküsel romanların genellikle tek kahramanlı olmasına karşın bu nehir-roman çok kahramanlı ve bu niteliğiyle de, görkemli bir mozaik-roman havası var. Çok farklı sınıftan, ulustan ve cinsiyetten insanların iç dünyaları pek alışılmadık bir gerçekçilik, nesnellikle ve zaman zaman acımasızca sergileniyor. Toplumsal ya da kişisel çalkantılar yaşayan insanların halleri kimi zaman acıklı, kimi zaman gülünç, ama son derece gerçekçi. İnsanların kişiliğindeki zıt öğelerin ve insan vicdanıyla kolektif aklın çatışması ve değişen bir toplumun içinde boy atan çelişkiler çok çarpıcı bir şekilde betimlenmiş.

Doris Lessing bir söyleşisinde, mutsuz çocukluğunun yazar olmasına katkıda bulunduğunu, edebiyatın onu delirmekten kurtardığını söylüyor. “Evet, sanırım bu doğru,” diyor. “Gerçi o zamanlar bunun farkında değildim. Elbette, yazar olacağımı falan düşünmüyordum, o zamanlar düşündüğüm tek şey evden nasıl kaçacağımdı, kafamda hep bu vardı.” Londra’dan ısmarladığı kitaplar onun düş gücünü beslerken, kaçılacak başka dünyalar sunuyordu. İlk okuduğu kitaplar Dickens, Scott, Stevenson’du ve daha sonra D. H. Lawrence’i, Stendhal’i, Tolstoy’u, Dostoyevski’yi keşfetti. Ve bir de babasının anlattığı acı Birinci Dünya Savaşı anıları küçük yaştan beri içine sızan bir zehirdi sanki. “Hepimizi savaş yarattı,” diye yazıyor Lessing, “savaş bizi burdu, çarpıttı.”

Lessing, ırk ayrımına karşı cesurca mücadelesi ve ırkçı beyazların çirkin yüzlerini sözünü hiç sakınmadan sergilemesi sonucunda hem ülkesi Rodezya’da, hem de Güney Afrika’da istenmeyen kişi ilan edildi.

Bu kitapları çevirirken 1940’lı yılların Rodezya’sında –gerçekten- yaşadım. Ülkenin vahşi tropikal doğasını, bunaltıcı sıcağını ve sonra tanımadığımız, Afrika’ya has, hoş kokulu ağaçların altına sığınınca serinlediğimi hissettim; deli gibi yağan sağanaklarda ben de iliklerime kadar ıslandım sanki. Irk ayrımının acımasız şiddetiyle karşılaşan siyahilerin çaresiz, ama bilgece yüz ifadesi gözümün önündeydi ve böyle bir sahneye tanık olmanın utancını derin bir sızı halinde yaşadım. Martha’nın doğum sancılarının betimlendiği müthiş metni çevirirken kıvrandığımı hatırlıyorum.

Evet, güçlü bir yazar Doris Lessing. Ben bugüne dek, çoğu edebiyat olmak üzere 64 kitap çevirdim ve böylesine bütünleştiğimi hissettiğim metinler enderdir. Bu yoğun algılarla dolu romanı çevirirken, anlatının anlam yükünü tümüyle taşıyan, hedefi tam on sekizden vuran, en isabetli sözcükleri, deyimleri, cümleleri bulmaya çaba harcadım. Çağımızın bu büyük romancısını, bu bilge ve militan kadını Türkiye okuruna layıkıyla yansıtabilmiş olmayı diliyorum.

……………………….………………
suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch