HAKAN GÜRSES

Çağrışımlı yazı

Veciz cümlelerin, atasözlerinin ve hatta fıkraların eğitimin temelini teşkil ettiği bir coğrafyada büyüdük biz. Bunun bir izdüşümünü bugün sosyal medyada görmek mümkün. Mesela Facebook; Neyzen Tevfik, Can Yücel ve tabii Mustafa Kemal’in anlamlı sözlerinin güzel resimler veya hoş boyalı duvarlar önünde sergilendiği bir mesire yeri gibi. Bu minvalde en iyi reytingi ise her daim Nasreddin Hocamız yapmıştır mamafih. Ben ilkokul birden lise son sınıfa kadar ağırlıkla, kerata Nasreddin’in hazırcevap vecizeleriyle beslendim. “Eee, ya tutarsa?” ile “Ye kürküm, ye!” arasına hayatın anlamını, insan-doğa ilişkilerini, nereden geldik nereye gidiyoruz sorularını, hatta biraz da (tamamen tali hasar mahiyetinde) otoriteye boyun eğmeme gibi suç unsurlarını sığdırmayı beceren bir müfredat eğitti beni ve yaşıtlarımı.

Aslında aynı anlatı geleneğinin bir başka ögesi de işte böylesi girizgâhlardır o vecize ve atasözü kültüründe. Lakırdıyı dolandırır, dolaştırır, alakasız bir yerlere getirirsiniz; bilahare “Ne hoş sohbet insanmış, maşallah!” ihsan ve iltifatlarıyla mutmain edilirsiniz.

Velhasıl Nasreddin’e sormuşlar, “Hoca, eskimiş ayları ne yaparlar?” diye. O da “Kırpıp kırpıp yıldız yaparlar,” demiş. Bu yazının girizgâhı da bu olsun…

Oldum olası sorarım kendime, eskimiş diktatörleri ne yaparlar, diye. Bu sorunun bana Nasreddin Hoca’nın cevabını hatırlatması, kesinlikle ay-yıldız çağrışımından değil, inanın! Hatta ve hatta, diktatörlerin birçoğunun rütbeli askerlikle, dolayısıyla da omuz yıldızlarıyla olan öz yaşamsal bağlantıları dahi aklıma geldiyse, namerdim. (Bu arada, hayatta en çok sevdiğim şiirlerden birinin, ki şairi haliyle yine Can Yücel’dir, bir kıtası da bu yıldız meselesine bağlanır: düdük çalar hırsızlanmış polisler / ben korkudan üstlerime işerdim / üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü / karşısında önüm açık gezerdim.)

Her neyse, gerçekten de eski diktatörleri ne yaparlar? Benim aklıma bir hayli edebi, handiyse romantik bir tablo yerleşir hep, bu soruyu kendime yönelttiğimde. Bir yer tasarlarım, hayalî bir yer (haydaa, bu defa da Orhan Veli çöktü üstüme: Bir yer var, biliyorum, vesaire). Bir tür huzur evi gelir gözümün önüne, hiç huzur sunmayan. Aslında biraz da cehennem tasavvurlarımızı hatırlatan. Aşırı sıcak, karanlık, pis kokan, bakıcıların soğuk suratlı, yatakların dikenli olduğu bir “Cehennemlik Emekli Diktatörler Huzursuzluk Evi”.

Günde iki saat filan küfür yer mesela evin sakinleri. Doğrudan yüzlerine edilir küfür. İki-üç saati “eğitime” ayrılmıştır günün. İşkence ettirdikleri, polis denetiminde “kaybettirdikleri” ya da doğrudan infazla öldürtmüş oldukları insanların resimleri, gündelik hayatta çekilmiş videoları, ses kayıtları filan izlettirilir o sürede diktatör eskilerine. Öteki tarafta kalmış memleket nüfusunun, yani “milletlerinin”, onların yokluğunda ne derece mutlu oldukları yine görsel malzeme aracılığıyla iletilir evin ahalisine. Derken saatler süren koşu, idman, ev işleri, mıntıka temizliği… Neyse, bu tip şeyler işte… Hayalimin oyununa kapılıp, işi ben de işkenceye çevirmeden, keseyim burada “diktatörlere adalet tedavisi” programını.

Maalesef böyle yürümüyor tabii bu işler. Hayat çok adaletsiz. Arabeske kaçmadan da fark ediyor, biliyoruz bu acı gerçeği.

Gerçekçi biçimde bir daha sorayım o hâlde: Eski diktatörleri ne yaparlar? Yıldız yapacak değiller ya, a canım; banka hesaplarına kolayca ulaşabilecekleri ama soydukları halkın kendilerine pek de kolayca ulaşamayacağı bir sürgün mekânında, mesela iklimi ılıcak bir adada, güzelce kızağa çekerler. Kimseye bir yararları olduğundan ya da ileride olabileceğinden filan değil; öncelikle, ortaya ibretlik vaziyetler çıkmasın diye. O eski omuzu yıldızlıları kırpıp da rütbesiz mahkûm yapsalar misal, mahpus avlusunda sekiz yüz çift nefret dolu gözün yaylım ateşi altında, emekliliği de olmayan müebbet bir hayata gark etseler… Bir daha hiçbir çiçeği burnunda despotun, zorbanın, tiranın hükmetmeye hevesi mi kalır o vakit? Birinin yakasına yapışsa adalet, ötekiler korkudan sürekli kapalı yaka gezmez mi? Diktatörlük, kârlı bir iş olmaktan çıkıverir.

Ha, evet, hiç yararı da olmaz değil bazen, kıtipiyoz diktatör eskilerinin. Diyelim, yeni yerleştirilmiş muktedirler pek de dişe dokunur bir fayda getirmediler “büyüklerine” ve sponsorlarına. Hatta cuşuhuruşa kapılıp, bayağı kendi başlarına buyrukluk filan taslamaya kalktılar. İşbu hâlde, rezil ya da kötü, tiridi çıkmış ya da şuuru kapalı, mumya ya da fosil, hiç düşünmeden eski diktatörler yeniden tedavüle sokulabilirler. Veya hâldeki hükümete baskı yapmak için bir fantoma vazifesi görebilirler. Falan filan.

Gerçi insanlığa karşı suç işlediği tespit edilen, örneğin savaş suçlusu reislerin, yaka paça tutulup demir parmaklar ardında tatile çıkarıldığı da olmuyor değil zaman zaman. Ama çoğunlukla gücünü yitirmiş, kendine bile pek faydası dokunamayacağı kesinleşmiş şahsiyetler için geçerli bu. Zaten o da kırk yılda bir.

Aslında çok ciddi ve ağır bir konu bu, böyle eğlendiğime bakmayın siz. “Göze göz, dişe diş!” ahlakı savunucusu değilim ben. Çok yufka yürekliyimdir, tersine. Saddam gibi bir seri katilin idamını bile izlemeye dayanamamıştı ruhum. Ama bu güçsüzlük duygusu, bu elinden hiçbir şeyin gelmediğinin bilinci, bu adaletsizliğin farkındalığı… Uykularımı kaçıran bir ruh hâli bu. Üstelik despotlarla, yani acımasızlığı, ahlaksızlığı, kötülüğü zaten ayyuka çıkmış (belki de tam bu nedenle hükmedebilen) yaratıklarla bitmiyor mesele.

Yaşlandıkça, acı tecrübelerimin niceliği ve niteliği arttıkça, kendime başka bir soru daha sorar oldum: Hukuk devletinin kuralları doğrultusunda seçilmiş ve ona göre davrandığını söyleyen, demokrasiden ve özgürlükten yana olduğunu her fırsatta bildiren ama bunun tam tersi bir siyasetin peşinden giden politikacılara adalet nasıl uygulanabilir? Eğer ki bu siyasetçi, sözgelimi “Sınırlarımızı kapalı tutacağız, önce kendi milletimiz!” sloganlarıyla, iltica arayan binlerce insanın ölümüne veya insanlık onuruyla bağdaşmayacak bir yaşama mücadelesi vermesine neden oluyorsa… Ya da yine aynı şiarla, işkence, tecavüz ve ağır hapis cezalarından kaçarak ülkesine sığınmış insanları sınır dışına sürüyorsa… Azınlıkların haklarını çiğneyip, onların “kültür farkı”, “uyum sağlama isteksizliği” vesaire lafızlarla her türlü ayrımcılığa hedef gösterilmesini siyasetin merkezine yerleştiriyorsa… Pandemi döneminde uyguladığı politikayla bir grup “girişimciye” her türlü ayrıcalığı sunup, diğer yandan binlerce insanın işinden, evinden olmasına yol açıyorsa… Yolsuzluk ve rüşvet düzenini sağlamlaştırıyorsa… 

Hangi adalet bu siyasetçileri yargılayacak? Ne zaman? Bugüne kadar kaç tanesi yargılandı? Her şeyden önce: Herhangi ağır politik sonuçlarla, bir siyasi hesaplaşmayla karşılaştı mı hiç böylesi politikacılar? Yüksek maaşlarla emekliye ayrılıp, birkaç baskı yapacak anılarını yazarak; siyaset hakkında sunumlar vererek; medyada haklarında düzülen övgü kupürlerini arşivleyerek, devlet hediyesi mezarlarına gidene kadarki zamanı saygın insan pozlarında geçirmeye koyuldu bugüne dek hemen hepsi. Kimseye hesap filan vermeden.

Bak, şimdi yine aklıma bir Nasreddin Hoca fıkrası geldi. Hoca, ölünce baş aşağı gömülmek istediğini söylemiş bir gün karısına. “Niye, bey?” diye sormuş karısı. “E, yarın kıyamet koparsa her şey tersine dönecek. Ben de o vakit yine düz kalkarım ayağa,” demiş.

Neden yaşadığımız toplumlarda adaletin işleyişini çağrıştırdı bana şimdi bu vecize?

www.hakanguerses.at

Foto: © Nevit Dilmen, CC BY-SA 3.0 <https://creativecommons.org/licenses/by-sa/3.0>, via Wikimedia Commons

Vielleicht gefällt dir auch