“Destanımızda yalnız onların maceraları vardır“

Şiiri, kişiliği, düşünceleri ve yaşayışıyla ilgili -olumlu/olumsuz- çok şey söylendi, yazıldı. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de var. Herkesin kabul ettiği ise Nâzım Hikmet’in büyük şair olduğudur.

İstanbul – Konu Nâzım Hikmet olunca, bu yazıda da olduğu gibi, yazılacakların ve söyleneceklerin tekrara düşmesinde bir sakınca yok. Çünkü Nâzım Hikmet’i ve şiirini anlamak, dayatılan hayatın can yakan yüzünü anlamaktır. Hele hele günümüzün kopartan, ayıran, parçalayan, köksüz bırakan postmodern kültürünün içinde insanlar benliklerini bu denli kaybetmişken!

Döne döne anımsamalı, anımsatmalıyız onu. Kaybettiğimiz veya kaybettirilen tarihsel, toplumsal ve bireysel duyarlılıklarımızı yeniden edinmeli, sadece an’ı yaşayan, kendine tapınan canlılara dönüşmeden, dünyayı insana yaraşır bir biçimde yeniden örgütlemeliyiz. Yoksa bu utanç hepimizi boğacak!

Kapitalizm hiçbir dönemde bu kadar vahşi ve kepaze, emperyalizm bu kadar utanmaz ve acımasız, insanlık bu kadar savruk ve örgütsüz olmamıştı. Eskiden düşmana bile saygı duyulur, daha şereflice savaşılırdı. Şimdinin (bunu hangi savaş türüne eklemlerseniz eklemleyin) savaşları da kirli ve lekeli! Musa Akar “Modernite ve Göç“ başlıklı yazısında güzel özetliyor: 

“Nesnelerin, meta olarak dolaşıma sunulup tüketildiği modern çağda, öznenin kendi özerklik alanlarını korumasının koşulları da ortadan kalkmıştır. Özne, nesneler tarafından kuşatılmıştır. İnsan, varlık olarak varoluşunu gerçekleştirmede araç olarak el-altında bulundurduğu nesnelerin denetimi altına girmiştir. Özne, nesnenin aracı haline gelmiştir. Özne, nesnenin içinde kendini yitirmiştir. Modern çağın zamanı, metalaşmış nesnelerin zamanıdır.“*

Elbette insanları örgütsüz ve dolayısıyla müdahalesiz bırakmanın en iyi yolu onun benliğini almaktır. Onu dilsizleştirerek itaat eden canlılar haline dönüştürmektir.

“Postmodern çağın sanal evreninde, diyalogsuz kalan özne, kendi ben(ini) de tinsel bağlamda metalaştırdığı için, monolog yapma yetisini de kaybetmiştir. Suskunluğun dili hiç değildir bu. Dilsizleşmiştir insan. Sözdeki gizemin, uyumun yitip gitmesi durumudur bu. Gürültüye kesilmiş bu evrende, kimsenin kimseyi anlamaya gereksinimi yoktur.“ (Agy)

Bu metalaşma, insanın duyumsayışını, düşüncesini, davranışını, ilişkilerini etkilediği kadar onun sanatsal üretimini de -elbette- etkilemiştir. 

“Büyük balığın, küçük balığı yuttuğu bu evrende, herkes, herkes için tehlikeli bir ‘öteki’(dir). Yutulmamak için kaçmak, yutmak içinde kovalamak zorundadır. Varoluşlarını, birbirlerine karşı kaçmak ve kovalamak edimleri üzerine kurmuş varlıkların diyaloğa da gereksinmeleri yoktur.“ (Agy)

“Öteki” tehlikeli olunca, her davranışın, eylemin, düşüncenin ve sanatsal üretimin “ben” odaklı olması kaçınılmazdır. İnsan, ‘ben’inden gözünü ayırıp “öteki”ne bakabilme, “öteki”ni anlayabilme, kavrayabilme ve buradan dünyayı anlamlandırabilme yeteneğini gömmüş görünüyor. Oysa sanat, insanın hayattan süzüp çıkardıklarını yeniden gerçekleyerek “öteki“ insana sunmasıdır. İnsanda bir üst bilinç yaratarak hayatı anlamlandırması, inceltmesi, olumsuzlukları sanat aracılığıyla da sorgulayarak -çoğunlukla göstererek- törpülemesidir. Ve sanat insanı birleştiren, yanyana durmasını sağlayan, yerelliği işlerken bile evrenselleşebilmenin kaygısını duyan, evrenselleşebilendir. Çünkü -sosyal, kültürel, ekonomik- farklılıklar olsa da insanın hasletleri dünyanın her yerinde aynıdır.

Bu “dilsiz dil”i koparmalıyız!

Benliğin bu denli yitmesinde hiç kuşkusuz özeleştiri kültürünün zayıflamasının, hatta giderek yok olmasının da büyük rolü var. “Ben yaptım oldu”, “ben söyledim oldu”, “ben yazdım oldu” anlayışının bir virüs gibi bulaşması, -çocuklar da dahil olmak üzere- bütün insanlığı sarması, -daha da ileri giderek- neredeyse genetik bir kodlamaya dönüşmesi (bu iddianın hiçbir bilimsel yanı yoktur!) dünyayı, insanlığı sisler içinde bırakmıştır. Birbirini üreten bir sarmaldır bu. Çünkü özeleştiri, insanın çevresindeki en küçük bir kıpırtaya dahi duyarlı olmasıyla, (bu kıpırtıya doğanın sesi de dahildir) en hafif anlatımla “öteki“ni anlaması -haklı bulmasa bile- saygı duymasıyla mümkün olabilir. “Öteki“ni tehlikeli bulmanın izdüşümünde bunu aramak safdillik olsa gerek. Ama aramalıyız! Bu “dilsiz dil”i koparmalıyız!

Musa Akar, “Önce Şiir Vardı“ adlı başka bir yazısında, sanatsal üretimin günümüzde nasıl bir çıkmaz içine sürüklendiğini şu sözlerle açıklıyor:

“Çağımızda, estetik duyarlılıklar ve sanatsal deha, iktidar-piyasa ilişkisinin sarmalı içinde boğulmaktadır. Piyasa, estetik dehayı ve şiirsel duyarlılığı metanın mitleştirilmesinin bir yöntemi olarak kullanmaktadır. Piyasa, metaların fiyatları hakkında şaşmaz bir kesinliğe sahiptir. Ama, değerler hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir. Sanatın, salt estetik değeri onu ilgilendirmez. Yapıt, piyasayı, meta olması bağlamında ilgilendirir. ’Alan’ ne kadar daraltılırsa daraltılsın, bu piyasa-iktidar sarmalının dışında, kendine özerk bir alan yaratabilen gene de yalnızca şiirdir. Çünkü şiir özü gereği meta olmaya uygun değildir.“

Akar’ın tespitlerine katılmamak mümkün değildir. Gerçekten de şiir bütün değerlerin alt-üst olduğu günümüzde -aslında kadim zamanlardan bu yana- yalnızlaşan insanın tutunabileceği -sesini duyabileceği, yüzünü görebileceği, kirlerinden arınabileceği- biricik sanat ürünüdür ve yine Akar’ın deyişiyle, “her çağın kalıcı şiiri ve büyük şairleri vardır.”

Yazımın sonraki bölümünde, 3 Haziran 1963 günü -yani tam 57 yıl önce- aramızdan ayrılan Nâzım Hikmet’in şiirine ve şairliğine dair, (yukarıda yazılanlar çerçevesinde) anımsama ve anımsatmalar bulacaksınız.

(Devam edecek)


* Şimdi emekli bir akademisyen olan Musa Akar, edebiyat ve felsefe bölümlerinde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

eylulguz@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch