HÜSEYİN A. ŞİMŞEK

Dünyadan nasıl bir çıkış yapacaksınız?

Dünyadan nasıl gönderilmek, uğurlanmak, çıkmak istediğinize dair kararınız nedir? Yerin altına gömülmek mi, yakılmak mı, sıvılaştırılmak mı yoksa? Birçok insan için çok önemli, bir o kadarı içinse “ne fark eder” denilen bir meseledir bu. Ben bu konuya biraz erken yaşlarda kafa yormaya başladım. Sebepleri muhtelif, kafanızı onlarla şişirmeyeceğim. Hikâyemin anlatacağım bir tarafı da var ama!

Nisan 1996’da, İstanbul’da çıkardığımız Maskesiz adlı aylık fanzin dergide, “Acelesi varmış gibi değil, gerçekten acelesi olan biriyim“, diye yazmıştım. Yazının başlığı, “Bu benim dünyam değil” idi. Acelesi olan biri olduğumu ama her şeyin hiç acelesi yokmuş gibi sürüp gittiğini düşündüğüm yıllardı. “Ne acelen var”, diyenlere, “çok şey kaçıyor”, derdim. Her türlü sabırlı davranış, hayatı ertelemekle aynı anlama geliyordu benim için.

On dokuz yaşımda hapse atıldığımda, başarılamayan devrimin bedelinin, hayat hakkımızın tümüyle elimizden alınması olduğu sanısına kapılmıştım. Davanın açılması bile dört yıllık bir zamanı aşmış, iddianamedeki cezalandırılma istemleri yirmi dört yıl ile ömür boyu ağırlığında, ceza ve infaz kanunundan da bihaberken ben; “hayat dediğin şey tek kullanımlık, o tek hakkımı da kullanamayacağım” sonucuna varıvermiştim. Fakat beşinci yılda kendimi hayata salınmış buldum. Beş yıl geriden koşmak! Zamanla acelesi olan biri kesilmemin arka plan ipuçları!

Üç sayfalık o yazının ilk sayfasının tamamına yakın bir kısmını, Hallac-ı Mansur’un biyografik tanıtımına ayırmıştım. 26 Mart 922’de bin kez kırbaçlanan, önce sırayla elleri ayakları ardından da başı kesilen, geriye kalan gövdesi petrol dökülerek yakılan ve külleri Dicle nehrine atılan filozof! Yazıya onunla giriş yapmamın nedeni, cezalandırılma sürecinin yakılmayla noktalanmış olmasıydı. Bu arada, daha öncesinden biliyordum ki yakılmak, insanlık tarihi boyunca hem bir cezalandırma hem de ‘normal’ ölümle gelen doğaya karışma yöntemlerinden biri olagelmişti. Madımak Yangını’ndan sonra araştırmaya başlamış, topladığım bilgiler 1995’te “Ne Zamandan Beri Neden Yakılır İnsan” adıyla kitap olarak yayımlanmıştı.

Yakılmak, bir cezalandırma yöntemi olarak çok acı vericiydi, ama kadim kültürlerden beridir bir doğaya karışma yöntemi olarak gayet akıllıca gelebilmişti bana. Bu yüzden o yazıda, şu kısacık cümlecik de vardı: “Beni yakın!” Ölmüş bir insan bedeninin çıkarıldığı yolculuklar, hem tarihte hem günümüzde sadece “toprağa gömülmek”ten ibaret olmadı. Yakılmak, nehirlere ya da denizlere salınmak, defnedilmenin peşi sıra geldi ve gelir hâlâ. 1996’da, “beni yakın” diye yazmıştım ama bu, Türkiye’de olamayacak bir şeydi. Tabii bendeniz, on dokuz yaşımda hapse atıldığımda ceza ve infaz kanunundan nasıl bihaberdiysem, “öldüğüm gün, bulumduğum yerdeki en yüksek noktada beni yakın” talebimin imkânsızlığını da sonradan öğrenecektim.

O yazıdan iki yıl sonra, hiç hesabımda yokken Avusturya’ya göç etmek zorunda kaldım. “Yeni vatan”ımda, isteyen vatandaş ölümle gelen yeni yolculuğuna yakılarak çıkarılabiliyordu. Bu elbette benim açımdan sevindirici bir durumdu. Fakat, 1996’da öyle laflar etmişim ki o kadarı sadece Avusturya’da değil, dünyanın hiçbir ülkesinde mümkün değil; ancak bir korsan eylem olarak gerçekleşebilirdi! Kendimce “mütevazi”liği elden bırakmayıp, yakılma işleminin nerede yapılacağının önemli olmadığını ifade etmiş, eklemişim: “Tek şart, olabildiğince yüksek bir nokta!”

Böyle bir vasiyetin yerine getirileceği bir dünya yok oysa! Avusturya’da, örneğin başkent Viyana’nın merkez mezarlığında bir adet krematoryum var ve cenazelerin yakılma işlemi orada yapılır. Bu arada, aynı hapisanede yatıp aynı davada yargılandığım sevgili Erhan Gencer’in benzer vasiyetinin Nisan 2014’te yerine getirilmesine Almanya’da tanık oldum, uğurlanma törenine kadıldım. Gencer’in külünün bir kısmı, Anadolu Hisarı açıklarında İstanbul Boğazı’nın sularına, geri kalanı Kaş’ta çok sevdiği bir yere savruldu.

Cenaze yakımıyla ilgili tarihin derinliklerine kısa bir yolculuk yapalım şimdi. En başta, Hinduizm’in en belirgin özelliklerinden biri olduğuyla karşılaşırız. Söz konusu tarzın yüzyıllara meydan okumasının arka planında sadece Hindu inancı değil, kimi geleneksel ve kültürel etkenler de önemli roller oynayagelmiş. Yakılmadaki en güçlü üç etkenden biri, sunuların tanrılara en iyi ateş aracılığıyla ulaştırılacağı inancıdır. İkincisi -Hinduizm’in erken dönemlerinde- “yeryüzündeki kötücül ruhların toprağın altına gömülmüş kötü karakterli kimselerden kaynaklandığı”, kanısıdır. “Ruhu bedenin esaretinden kurtarmak” ve “refaha erdirmek”, üçüncü önemli etkendir.

Konuya, bir de Batı’dan bir girizgâh açalım. Vatikan (Katolik Kilisesi), beş yüz yıla yayılan bir zaman diliminde (Engisizyon sürecinde) yakarak cezalandırma rekorunu elinde tutan kurumdur. İnançlı bir hıristiyanın yakılarak uğurlanması, “Kıyamet Günü” sonrası “İsa ile birlikte yeniden dirilme” hak ve olanağının elinden alınması anlamına geldiği için yasaktı. Dini Öğretiler Komitesi’nce yayımlanan talimatnamede, “dirilme umudunu ifade etmek için en uygun yöntem gömülmedir” denilmektedir. Yakılma yöntemi ateist, panteist, natüralist, nihilist vs bulunarak reddedilmekteydi.

Ama gelin görün ki dünya çapında esen rüzgâr oldukça farklıydı. Gömülmek yerine yakılmayı tercih edenlerin sayısı, hem genelde hem de Katolikler arasında gittikçe artıyordu! Böylesi konularda Vatikan’ın taktiği bellidir ve iyi bilinir: Engelleyebildiğin kadar engelle, çaresiz kalınca kendine uygun bir şekilde formüle et! Bu çerçevede, 1963’te Vatikan yeni bir belge yayımladı ve gömülme dışında, yakılma işlemine ilk kez izin verdi. Ama önemli şartlar eşliğinde!

Konuyla ilgili önemli bir talimatname de Ekim 2016’da basın toplantısıyla Vatikan Dini Öğretiler Komitesi Başkanı Kardinal Gerhard Müller tarafından açıklanacaktı. Müller, şunları söylemekteydi: “Birçok ülkede gömülmek yerine yakılmayı tercih edenlerin sayısı gittikçe artıyor. Yakın gelecekte çok sayıda ülkede ölülerin yakılmasının sıradan bir uygulama haline geleceği varsayılabilir.“ Söz konusu yeni düzenleme, ölülerin yakılmasıyla ilgili kuralların daha bir netleştirilmesine yönelikti. Küller etrafa saçılmayacak; havaya, toprağa ya da suya savrulmayacak; hatıra eşyalarda, takılarda ya da başka nesnelerde saklanmayacak; sadece mezarlık ve kilise gibi kutsal mekânlarda tutulabilecekti.

Diğer iki semavi dinde -Yahudilik ve İslam’da- cenazenin yakılması doktrinel olarak yasaktır hâlâ. Semavi üçlüden sadece Katolik Kilisesi, doktrinine getirdiği yeni bir yorum ve tanımlamayla yakılmanın yolunu açmak zorunda kalmıştır. Fakat, bu cemaatin işi de çok kolay değil, çünkü “yakılma” tarzını “kitabına uydurmuş”ken, şimdi başka tarzlar gündemde! Örneğin, “ölülerin sıvılaştırılması” yöntemi! “Alevsiz yakılma”, “yeşil imha” ya da “suda yanmak” gibi değişik adlarla anılıyor. ABD’de, 15 eyalette uygulamaya konmuş bulunuyor bu yeni tarz.

Böyle bir tabloda ne gelir elden? 1996’daki vasiyetimi revize ederek yinelemek! Yakılmanın dışarıda, açık alanda ve yüksek bir noktada olması imkânsız; bu işlemin yapılacağı yer krematoryum. Ancak küllerin savrulacağı yere gelince; “yüksek bir nokta” bahsinde ısrarlıyım. Gözüme kestirdiğim iki dağ var: Doğduğum köyün bir zamanlar dibinde yer aldığı Maden Dağı’nın Tuzlaçayı vadisine bakan yüzü; okuma-yazmayı söktüğüm köyün sırtını verdiği Koşan Dağı! Yüksek bir nokta; çünkü kuytuluklar rüzgâr almaz, çünkü yanıp kül olmanın peşi sıra serde savrulmak da var. Toprağa katılmak, taşa sinmek, suya karışmak, çiçeğe, börtü böceğe dağılmak…

İlk baskısı, 1992’de yayımlanan “Sömürge Kentlerin Aysız Geceleri” adlı ilk şiir kitabımdaki şiirlerden biri, “nereye gitsek doğduğumuz kenti sarınmak isteriz” başlığını taşır. Ve Heraklit’ten beridir, “Ocakta yanan odunun ölümü ateşin doğumudur” denilegelir ya, gayet doğru bulduğum bir belirlemedir.

…………………………………………………
www.huseyin-simsek.com
huseyin.şimsek@gmx.at

Vielleicht gefällt dir auch