Gül Gürses | Tiyatro illüzyon değil ama tepeden tırnağa dönüştürür

Tiyatro bir illüzyon değil ama duvarsız, duyarlı bir ilişkinin başladığı ve tüm öğrendiklerimizi unutarak katıldığımız “istersek” bizi soruların büyüsüne sokarak tepeden tırnağa dönüştüren bir “uzay gemisidir”.

Viyana-İstanbul – İstanbul doğumlu Gül Gürses 1977-1980 yılları arasında İstanbul Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nde okudu. 1981’de İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Gazetecilik Bölümü’ne devam etti. Yüksek öğrenimini orada sürdürmek üzere Viyana’ya göç etti. Viyana Üniversitesi Hazırlık Sınıfları sürecinden sonra, 1984-2009 arasında aynı üniversitenin Temel Bilimler Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde okudu. Uzun yıllar sonra Türkiye’ye dönüş yaptıktan sonra da eğitim hayatını sürdürdü, 2011-2015 arasında İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Gazetecilik, İletişim Sosyolojisi Bölümü’nü bitirdi. 

Tiyatro ağırlıklı başlayan ve süren oyunculuğuna öğrencilik yıllarında adım attı. 1975–1976 sezonunda Erkan Yücel yönetimindeki Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (DAST) oyuncuları arasına girdi ve “Halkın Gücü”, “Toprak” gibi oyunlarda rol aldı. Yine aynı dönemde, Çağdaş Sahne’nin Salih Kalyon yönetimindeki Ankara Çocuk Tiyatrosu’nun oyuncuları arasında yer aldı. İlk sinema oyunculuğu deneyimini, Sinan Çetin’in 1975’te çektiği ilk kısa metrajlı ve Boğaziçi Kısa Metrajlı Film Yarışması’nda birincilik ödülü alan filmi, “Kanayan”da yaşadı. 1979’da, artık İstanbul Devlet Tiyatrosu oyuncusuydu. Bu dönemde, İstanbul Bakırköy Halkevi’nde Şefik Kıran’ınyönetmenliğinde sahnelenen Brecht’in “Faşizmin Korku ve Sefaleti”nde oynadı.

Tiyatro alanındaki çalışmaları, Viyana’da geçirdiği yıllarda da aynı yoğunlukta devam etti. 1987’de kurulan kültür derneği “Theater des Augenblicks”in başkanlığını ve sanat yönetmenliğini üstlendi. 1990’da ise ilk uluslararası tiyatro laboratuarı olan ITL’i (International Theater Laboratory) kurdu ve 2010’na kadar sanat yönetmenliğini yaptı. Tasarım kültürü, drama ve maske ile maske tiyatrosu üzerine teorik ve pratik çalışmalar, Pekin Operası üzerine teorik araştırmalar, reji ve oyunculuk seminerleri, fotografçılık kursları… 1975-2011 yılları arasındaki süre boyunca aynı zamanda Türkiye, Avusturya, Fransa, İtalya, Bali, Endonezya, Çin, Hindistan tiyatroyla ilgili çok sayıda kursa, seminere devam etti, sertifikalar aldı.

Tiyatrodaki yönetmenlik dönemi, Nâzım’dan uyarlanan “Taranta Babu’ya Mektuplar” (Letters to Taranta Babu) ile 1987’de başladı. Oyun, Güney Tirol’de bir turne çerçevesinde sahnelendi. 1990–1988 arasında, “Guernica I” ve “Guernica II” ile Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali ve Festival Musica Trento 900’de; 1991’de, “Niemand auf Reisen” oyunuyla Avignon Tiyatro Festivali’ndeydi. 1997-1996 arasında “Year of loneliness” oyununun Türkiye ve Avusturya’da sahnelenmesinin yönetmenliğini üstlendi. 1998’de Jörg Weber’le“Trance Chance” üst başlığı altında seri oyunlar gerçekleştirmeye başladı: Individual and Collective, Turning Talks ve Gender is Performance.

1992-2001 arasında yine çok sayıda ortak prodüksiyonda da imzası yer aldı. Tuncel Kurtiz ile 1993’te “Epos of Scheih Bedreddin”, Irene Kalbusch ile 1996-97’de “Dans le ravin de tes yeux”, Jörg Weber ile1997’de “Human Protocol” gibi. Gül Gürses’le bu sanatsal maratonuyla ilgili ayrıntılı bir görüşme gerçekleştirdik ve bölümler halinde ilginize sunuyoruz.

Neden başka bir sanat dalını değil de tiyatroyu seçtiniz? 

Gül Gürses: Babamın mesleği nedeniyle Ankara’da yaşıyorduk. Yalnız bir çocukluk geçirdim. Kız kardeşim, anneannem ve dedemin yanında okula gidiyordu. Genellikle çocuklar ya devletin eline teslim edilmişlerdir (kreşler vb) ya da sokaklara bırakılmışlardır. Annem ve babam çalıştığı için şanslı bir çocuktum ve sokaktaydım. Sanırım ilk kez o zaman “oyunu”  ve büyüsünü keşfettim. Bu cümle,  hepimizi biraz gülümsetebilir, “yine biri çocukken ilk şarkısını söylemiş” deriz. Oyun her çocuğun tattığı ya da tatmak istediğidir.

Lise yıllarda sorularla oyun oynamaya başladım. Nasıl bir dünya da yaşıyorum? Niye dünya bu kadar acımasız? Neden bütün çocuklar eşit koşullarda büyümüyorlar? (Birkaç apartman ilerideki kapıcının sınıf birincisi kızı Yıldız’ın en iyi arkadaşı, babasının en ciddi fanı olarak!) Neden öğretmenler bana hiçbir şeyi öğretemiyorlar? (İlkokul 3. sınıfta en sevdiği öğretmeninden ayrılmak zorunda kalan bir çocuk olarak!) Niçin eğitiliyoruz? (Eğitim yılları boyunca, muhteris hocaların kendisine hiçbir şey öğretmediği düşüncesinden hiç kurtulamayan bir çocuk olarak!) Niçin sokak hayvanları açlıktan ve hastalıktan ölüyor? (12 yaşında tüm sokak hayvanlarını veterinere götürdükten sonra eve getiren radikal bir aktivistin yaptığı gibi!) Neden hep askerler var ve onlar darbe yapıyor? (Asker üniformasını hiç sevmeden taşımış, askeri darbelerden nefret eden sicilli komünist bir asker çocuğunun sorması normal bir soruyu soran bir genç olarak!)Tanrı var mı? (Aleviliğini asimile etmiş ve bir Sünni olarak yaşayan çok inançlı bir matematik hocasının torunu olarak!) Tanrı varsa, neden dünya katlanılmaz acılar silsilesi üretiyor? (Hayatında en az bir kere acı çeken insanın bir kez sorduğu bir soru olarak!) İnsan nedir? (Cevabının olmadığı sonsuz bir soru algısıyla!) Ben kimim? (Doğduktan sonra bilgisine sahip olduğu sonra unuttuğu şeyi hatırlamak için!)

Bu soruların cevabını aradığım o dönemde AST’ın (Ankara Sanat Tiyatrosu) oyunlarını izlemeye başladım. Beni davet eden bir dünyaydı, çünkü sorular soruluyordu. Tanıdık değildi kullandıkları dil, çok farklıydı.

AST hangi oyunları sahnelenmekteydi o dönemde?

Sevgilim, Gorki-Brecht ‘Ana’ oyununda Pavel’i oynuyordu. O da o büyülü dünyadan çıkıp gelmişti. AST çok farklı içerikler üreten, değişik bir mecraydı. Devrimci sanatın kurtarılmış kalesiydi. Fakat içinde, iki farklı dünya görüşünün çatışması yaşanıyordu. Bir grup ayrılarak DAST’ı (Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu) kurdu. Başında, çok genç yaşta kaybettiğimiz Erkan Yücel vardı. Kuruluş aşamasına, yaşım çok küçük olmasına rağmen ben de katıldım. DAST, iyi bir manifesto ile başladI. İlk önermesi yerleşik bir “tiyatro mekanı” yerine işçi mahallerine, fabrikalara, boykot yapan üniversitelere, gecekondu mahallerine, işçi çocuklarının ayağına gitmek, Türkiye’nin her noktasına turneler yapmaktı. Bu devrimci, daha rüştünü ispatın eşiğinde olan genç bir insan için çok tehlikeli ama bir o kadar da heyecan vericiydi.

Kelimenin tam anlamıyla Meyerhold’un “Ajit Prop Tiyatrosu” ya da Erwin Piscator’un “Politik Tiyatrosu” bizler tarafından hayata geçirildi. Bu sanırım bir ilkti Türkiye’de. DAST, ODTÜ’nün “Hasan Tan Defol!” (1977) boykotunda yer aldıktan hemen sonra, yerleşik bir mekanda farklı bir misyonla provalar yapılır oldu. Kimi zaman 48 saat güneşi görmeden çalışılan bir sürece girildi. Burada hatırladığım, düşüncelerinde sekter ama çok büyük bir özveri ile çalışan bağımsız bir tiyatro grubunun beni varoluşçuluk ve absürdizmin açtığı soruların içine sürüklediğidir. Bu dönemi Albert Camus, Jean Paul Sartre vb okuyarak geçirdim. Sartre’ın, “İnsanoğlu özgürlüğe yazgılıdır; çünkü bir kere dünyaya atıldıktan sonra yaptığı her şeyden sorumludur”; Camus’un “Özgür olmayan bir dünya ile başetmenin tek yolu, o kadar özgür olmaktır ki, sırf varoluşun bile bir başkaldırıdır” gibi vurguları her eylemimde beni takip etti. “O kadar özgür olmak” için ailemi, ideolojiler ile varoluşları, eğitimi her şeyi uzun bir süre terk ettim. Bir genç oyuncu, dünyayı değiştirmek isteyebilir, bunun için güçlü bir itilimi olabilir ama  o yine de gençtir. İdeolojilerin sekter”izim”lerinden, katı dogmalarından, özgürlük için mücadele ederken büründüğü kimliğin sınırları ve sıkıcılığından, sıradanlığından kurtulmak isteyebilir.

Peki bu süreçte tiyatro çalışmalarınız nasıl, nerelerde devam etti?

Yıl 1977 olmalı, Çağdaş Sahne’de Salih Kalyon’un yönettiği Ankara Çocuk Tiyatrosu (AÇT) için yapılan seçmelere girdim ve kabul edildim. Böylece ilk kez AÇT ile başladım tiyatroya. Güzel olan bunun kendi özgür seçimim olmasıydı. Becerikli Kanguru (Ahmet Önel), Bir Şeftali Bin Şeftali (Samed Behrengi) oyunlarında oynadım. Binlerce çocuk ve ben; “Şeftali” ya da “Becerikli Kanguru”. Sonra, çevredeki büyük abilerin ısrarlı tavsiyeleri üzerine Ankara Devlet Tiyatrosu Konservatuarı sınavlarına girdim. İlk sınavda başarı gösterip, ikinci sınava (ikinci oyunu hazırlayamadığım için) giremedim. Hayatımın en önemli kararını verip, bir daha hiç geri dönmemek üzere Ankara şehrine veda ettim. Doğduğum ve belki de en güzel çocukluk anılarını biriktirdiğim İstanbul’a döndüm. İstanbul Belediyesi Konservatuarı sınavlarına girdim ve alındım. Yıldız Kenter’i ve diğer tüm hocalarımı soru ve itirazlarımla oldukça yorduğum dönem. Bu dönemimde, tiyatroya dair hayatıma damgasını vuran Şefik Kıran (1957-2005) oldu. Sorduğum soruları bir çalışma pratiğiyle bütünleştirip çözümleriyle beni hep şaşırtan; gerçek bir çalışma perspektifiyle sürece değer vermenin önemini, sürecin her aşamasına dahil olmanın ve aradığın neyse onu dil yoluyla açık bir şekilde ifade edebilmenin mümkün olduğunu tiyatro pratiği içinde gösteren ilk kişiydi. Bertolt Brecht’in 1930’da “Öğretici Oyun Teorisi”, yani oyunun seyredilmesi sayesinde değil oynanması sayesinde öğretildiği; oyuncunun seyirciye bağımlı olan bütün sisteminin ortadan kaldırıldığı bir yapının kurulduğu tarz. Kıran bu çalışma akışı içinde oynayarak öğrenme/deneyim kazanma sürecinde oyunu bir birey olarak ve oyuncu için öğrenmenin bir aracı olarak pratikte bizimle birlikte geliştirdi. Benim için çok önemli bir süreçti.

Tiyatro bir illüzyon değildir ama duvarsız, duyarlı bir ilişkinin başladığı ve tüm öğrendiklerimizi unutarak katıldığımız “istersek” bizi soruların büyüsüne sokarak tepeden tırnağa dönüştüren bir “uzay gemisidir”. Neden başka bir sanat dalı değil bilmiyorum ama belki tiyatro, çocuk olarak yeterince oynayamadığımız oyunların oynandığı bir oyun alanıdır. Oyun, üstüne iyi düşünmemiz gereken hayatımızın her hücresine nüfuz etmiş olandır. John Paul’un dediği gibi, “Oyun insanın ilk bilincidir” ve çok katmanlı, çok boyutlu dipsiz bir pratiktir. 

(Devam edecek)

Vielleicht gefällt dir auch