Haydar Ünal │ Her şair belleklere yazılmak ister

Bir şairin belleklere yazılmasının, akıldan çıkmamasının gereklerini, “okunmak ve okundukça gönüllere yazılmak, insanların zihninde başka boyutlar, pencereler ve ufuklar açmak” şeklinde ifade ediyor Haydar Ünal.

Şair Haydar Ünal, 1965’te Kırıkkale’nin Sulakyurt ilçesinde doğdu. Yaşamını Ankara’da sürdüren Ünal, uzun yıllar Damar adlı edebiyat dergisinde yazı işleri müdürlüğü yaptı ve derginin mutfağında yer aldı. Yine bu yıllarda Edebiyatçılar Derneği’nin kurucu üyeliği ve genel sekreter yardımcılığı görevlerinde bulundu. Kıbatek’in kurucu üyeliği ve saymanlığını yaptı. Şiirleri Yaba Öykü, Gerçek Sanat, Agora, Karşı, Evrensel, Damar, Edebiyat ve Eleştiri, Varlık, Milliyet Sanat, Cumhuriyet Kitap, Turnalar, Deliler Teknesi, Sincan İstasyonu gibi dergi ve gazetelerde yer aldı.

Şiir yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız?

Haydar Ünal: İlkokul dördüncü sınıfta öğretmenimin şiir okutmasıyla başladı serüvenim diyebilirim. Daha sonra ulusal bayramlarda, törenlerde hep şiir okudum. Sonra ben de yazabilirim inancı oluşmaya başladı. Şiir ve kompozisyon yarışmalarında hep ödüller aldım. Edebiyat hocalarımla aram hep iyi oldu. Yaşayan hocalarımla hâlâ görüşüyorum.

Bugüne kadar kaç şiir kitabınız yayımlandı?

İlk şiir kitabım olan Sığmadım, 1991 yılında yayınlandı. İkinci kitabım Yüzümdeki Nehir, 1994 yılında yayınlandı. Üçüncü kitabım Gelseydin O Gün, 2002 yılında yayınlandı. Yayınlanmayı bekleyen iki dosyam daha bulunmakta.

Çok sayıda ödül aldınız. Bunlardan söz eder misiniz?

İlk ödülüm olan, Petrol-İş Sendikası Şiir Ödülü’nü 1989 yılında aldım. Sığmadım adlı kitabımda bulunan “Ölüme Karşı Son Konuşmalar” adlı şiirim, bu ödüle değer görüldü. Yirmi dört yaşında, henüz kitabı bile olmayan bir gencin ödüle layık görülmesi inanılmaz onur verici ve motivasyon kaynağı oldu benim için. İkinci ödül yine bir sendikadan, Sağlık Emekçileri Sendikası’ndan geldi. Artık nasıl bir şiir yazdığım, aldığım ödüllerden dolayı kendini göstermeye başladı. Üçüncü ödülüm ise Sunullah Arısoy Şiir Ödülü. Sunullah Arısoy, şiirimize, edebiyatımıza çok değerli katkılarının yanı sıra Türk Dili’ne verdiği emeklerle de anılan bir şairdir. Bu ödül aynı zamanda bir dil ödülüdür.

Ödüllerin, şairin tanınması ve okunması için çok önemli bir yanı var. Ama asıl önemli olan, hayatın yargısından geçmektir. Okunmak ve okundukça gönüllere yazılmak. İnsanların zihninde başka boyutlar, pencereler ve ufuklar açmak. Bu yargıdan geçen şair belleklere yazılır ve akıldan çıkmaz.

Şiir yazarken en çok ilham aldığınız (etkilendiğiniz) yer, zaman ya da olaylar nelerdir?

Varoluşsal sorunların içimde oluşturduğu boşlukları, imgenin gücüyle kapatmaya, doldurmaya çalışırım. Dalından zamansız düşen yaprağın saniyeler içinde geçirdiği sarsıntı ve ağaçla yaprak arasında oluşan hasarın boyutlarıdır beni etkileyen. Kapitalizme ipotek edilmiş insanın ve doğanın vahşi bir şekilde doymaksızın sömürülmesidir. Adaletsizlik, eşitsizlik, katliamlar ve dur durak bilmeyen talan…

Seslerine düğüm atılmış çocuk işçilerin hiç kurumayan teridir. Gündelikçilerin, ırgatların, işçilerin rüzgara bıraktıkları cevapsız sorulardır etkilendiğim.

Yüzümdeki Nehir adlı kitabınız iki bölümden oluşuyor. İkinci bölümde yer alan şiirlerinizi neden “Hücre Konuşmaları” olarak adlandırdınız?

“Hücre Konuşmaları” adlı şiirim, 1989 yılında tutuklanma sürecimi anlatır. İşkence sonrası getirilip bir hücreye kapatılıyorsunuz, buradan diğer hücrelerdeki insanlarla kurduğunuz sözlü diyaloglar. Bunlar size dayanma gücü veriyor. İçinizdeki yaşama isteğini direnerek arttırmanızı sağlıyor. Bir gün kaldığım hücreye birini getirdiler. Gelen kişinin sırtında tüylü, kalın bir kaban vardı. İşkenceden yeni gelmiştim ve soğuktan titriyordum. Bu arkadaş bacaklarını uzattı ve beni yatırarak başımı kendi dizlerine koydu. Kabanını da üzerime örterek bir süre dinlenmemi sağladı. “Hücre Konuşmaları” o günlerden doğmuş, uzun bir şiirdir.

Siz şiiri nasıl tanımlıyorsunuz?

Mevcut gerçeklik, duygularımıza, düşüncelerimize, heyecanlarımıza olağanüstülük katmaz. Gündelik hayatta kullandığımız sözcükler insanın somut ihtiyaçlarını karşılayabilirler ama güzellik ve heyecan arayışını karşılayamazlar. Tam burada, insanın anlam arayışındaki sonsuzluk devreye girer. Bunu nesnel gerçekliği yeniden tasarımlayarak yapar. Biz buna çağdaş anlamda “İmge” diyoruz. Yani hiçbir şair “Doğuştan kör” cümlesindeki gibi bir dize yazmaz. “Bahar geliyor, ama ben göremeyeceğim” dediği zaman başka bir gerçeklik oluşur. Merhamet duygusuyla, trajik gerçekliğin içinde buluveririz kendimizi. Sevdiğiniz birisine “Ne güzel gözlerin var” dediğiniz zaman o kişinin hoşuna gider ama fazla etki uyandırmaz. “Marmara Denizi gibi bakıyorsun” dediğinizde ise, işin içine estetik, coğrafi özellikleri, tarihsel ve toplumsal özellikleri de dahil etmiş oluruz.

Şiir, normal konuşma dilinde kullandığımız sözcüklere daha fazla anlam yükleme işidir. Estetikle birlikte, sessel, tarihsel ve toplumsal bir olgudur. Şiir, insanı yara yara ilerleyen hüzün dalgalarını, yorgun taşların sessiz tanıklığına bırakmaktır.

Şiir dışında ilgilendiğiniz başka sanat alanı var mı?

Tiyatro sanatçısı olmayı çok isterdim. Hatta şiirlerimi sahneye koymak, görselin zenginliğini de katarak şiir okumak ve izleyicilerin zihninde titreşim dalgaları oluşturmayı arzulardım. Müzik dinlerken, bir tabloya bakarken, hep şiir düşünürüm. Diğer sanat dallarına da bakışım hep şiirle ilişkilidir. Dinlediğim bir şarkıda, bir tiyatro eserinde, bir ressamın dokunuşunda, izlediğim bir filmde söz derinliği var mı, şiir var mı diye bakarım.

resmiye.aslan1511@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch