AYŞE KAYGUSUZ-ŞİMŞEK

Helik taşları

Tren, tünellerin içine gire çıka yol alıyoruz. Sarp dağlar insanın aklını alıyor. Pencere kenarında oturuyorum ve tren tünelden çıktığı an cama yapışıyorum. Doğanın kendine özgü bambaşka bir yapısı var. Öyle bir yerden geçiyoruz ki ne düşüneceğimi şaşırıyorum. Kocaman bir dağ ikiye bölünmüş. Ortası, uçsuz bucaksız bir uçurum. Nasıl olmuş da koskoca dağ böyle ikiye bölünmüş, diye geçiriyorum aklımdan. Hiçbir güç bu işi beceremez. Ancak dağ kendi kendini parçalamış olmalı, derken şaşkınlığım çabuk geçiyor. Dağı oluşturan taşların renginde kalıyor bakışlarım. Ah diyorum! Bunlardan ne güzel ‘duvar taşı’ olur. Daha bu cümleyi tamamlamadan belleğimde, dedem geliyor gözümün önüne.

Dedem, daha ben ilkokula başlamadan ve okul yıllarımda da devam eden bir alışkanlıkla, her yaz mevsiminde Turhal’a gelir, beni alır götürürdü köye. “Elime bir tas su versin, yavrum”, derdi anneme. Ben de hep yanında yöresinde dolanıp dururdum köyde. Dedem, iyi bir taş duvar ustasıydı. Taşları, kayaları iyi tanırdı. Hangi taş köşe taşı, hangi taş direk taşı, hangi taş duvar taşı, hangi taş ocak taşı hepsini iyi bilirdi. Hangi taş daha dayanıklı, hangi taş çabuk dağılır, ufalır gider bilirdi. Yani taşı görür görmez anlardı taşın kimyasını ve severdi taşları. En çok da taşları duvarla biçimlendirdiği bir oda, bir ev şekline soktuğu zaman. “Burası artık bi yuva oldu. İnsanlar bunun içinde yaşayacak, yaşam bulacak!” dediğinde görmeliydiniz dedemin gülen gözlerini…

Önünde önlüğü, elinde çekici durmadan taşlara biçim verirdi. Koca koca taşların içinde irili ufaklı, küçük küçük bir yığın taş olurdu ayağının dibinde. O taşlara ‘helik’ derdi. “Helik taşlarımız ne kadar çoksa, iş de o kadar çabuk ilerler” der, tek tek seçer, büyük taşların alt kenarlarına, ara boşluğuna koyardı. Bunu yaparken çekicini kullanır, uygun bir üslûpla vururdu helik taşına, o araya yerleştirmek için. Ben dikkatle izler, sorardım: “Dede, o küçücük taşların ne işi var koca koca taşlar arasında? Canı çıkacak o kocaman taşın altında!” Dedem gülümserdi.

“Büyük taşların kıyısını, köşesini besleyerek dengede durmasını sağlıyorum. O küçücük gördüğün taşlar olmasa büyük taşlar bir araya gelmez. Bu büyük büyük gördüğün taşlardan da duvar olmaz. Diyeceğim o ki yavrum, duvarı tutan, duvarı duvar yapan helik taşlar!” O zaman anladım ki büyük taşlara destek vererek yerini sağlamlaştıran, boşlukları dolduran, duvarın düzgün görünümünü sağlayan hep helik taşlar. Görünümü küçük, işlevi büyük!

İşte o gün bugündür düşünürüm. Helik taşlar ve kadınlar! Siyasetçisinden yazarına, solcusundan sağcısına kadar erkeğin kadına karşı olan bakışını, tutumunu… Kadının hem evde hem işte hem de toplumda yerini, konumunu…  Kadınların kendine ait ‘özel’ bir arzusu, isteği, işi olamayışını; olsa da, önceliklerinin kocasını, çocuklarını, ailesini, çevresini; yani, birilerinin ihtiyaçlarını gidermek, onların yaşamda kalmalarını sağlamak için canını dişine takışını… Evinde, kendine ait bir odası olmayışını/olamayışını…

Kadınlar, emeği hiçe sayılanlar! Bilgisi, donanımı, varlığı görmezlikten gelinen kadınlar. Yoksulluğun yükünü en çok çeken kadınlar. Savaşların acısını, tacizini, tecavüzünü… Yetmedi, öldürülen kadınlar!..

Ürettikleriyle, kararlı duruşlarıyla, zorluklara karşı dirençleriyle, erkeklerin -helik taşları gibi- kendi boşluklarını doldurdukları kadınlar! Eksikliklerini gidermek, yaşamda denge kurmak için tepesine vura vura ya da sürekli susturarak yanlarından, diplerinden eksik etmedikleri/ edemedikleri kadınlar…

Dedem duvar ustasıydı, taşı da tanırdı, insanı da…

Tren, sarp dağların arasından geçiyor, tünellerin içine gire çıka yol alıyoruz… 

ayseesimsek@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch