Hrant Dink ve tahsil edilemeyen hesapların ağırlığı

Birçok arkadaşım, tanıdığım, üniversite hocalarım da böyle kahpece katledildi, neden Hrant Dink’ten daha çok etkilendim?

Hrant Dink, 19 Ocak 2007 günü, yani bundan 14 yıl önce katledildi. Bu yıldönümünde, Dink’in katledilişinin hemen ardından yazdığım ama bugüne kadar yayımlamadığım bir yazımı paylaşmak istedim.

Hrant Dink’in ardından “artık kalbim yoruldu” diyerek benim ve birçoğumuzun ruhsal durumunu yansıtmış bir gazeteci yazar. Kaç gündür kendimi teskin etmeye ve şu sorunun yanıtını bulmaya çalışıyorum: Birçok arkadaşım, tanıdığım, hatta üniversitedeki hocalarım da böyle kahpece katledildi, neden Hrant Dink’ten bu kadar çok etkilendim?

Beni tatlı tatlı konuşturup, çözüp, sağaltacak bir terapistim yok. Uğursuz, kanlı geçmişe doğru çaresiz yapayalnız yola çıkıyorum. Barut, kan ve ölüm kokan duraklara uğruyor yolum.

Nedense, ilk Server Tanilli canlanıyor gözümde. “Uygarlık Tarihi” dersi verdiği okula kayıt yaptırmamdan önce vurup, felç bırakıyorlar onu. Yıllar sonra Viyana’da tanışıyorum, kılavuzu oluyorum. 1 Mayıs’ta vurulup onun gibi felç kalan Gülay Beceren ile tanışmak istiyor. Getirelim diyorum, kabul etmiyor: “O bir hanım, ayağımıza getirtmek yakışık almaz, bizim ona gitmemiz lazım.” Çaresiz, Gülay’ın gittiği derneğe geliyoruz. Asansör olmadığı için sırtlayıp çıkartıyoruz hocamızı. Faşistlerin tekerlekli sandalyeye mıhladığı biri yaşlı, biri genç iki güzel insana bakarken acıma değil, öfke kaplıyor içimi; “hesabını soracağız” diyorum kendi kendime.

Server Hoca’dan alamadığımız dersi, Prof. Ümit Yaşar Doğanay veriyor. Suikastın yıldönümünde, “Uygarlık Tarihi” dersinde anma töreni yapıyoruz. Güvenlik güçleri saldırıyor, Ümit Hoca kendini bize siper ediyor. “Eylem başarıya ulaşmıştır arkadaşlar” deyip bizi yerimize oturturken, güvenlik güçlerini de sınıftan uzaklaştırıyor. Daha sonraki derslerden birinde Sinan Cemgilleri anlatıyor, bize öğüt veriyor:

“Kurtarmak istedikleri köylüler ihbar etti onları. Siz aynı hataları yapmayın arkadaşlar. ‘61 Anayasası’nın kazanımlarını koruyalım yeter.” Demek ki bu bile fazla geliyor birilerine. Öldürüldüğünde 23 boş kovan toplanıyor suikast mahallinde. “Hesap soracağız” sloganları yankılanıyor kulaklarımda.

Mart 1980 içinde hapse girdim. O yaz ziyaretime gelen kız arkadaş, 78 Kuşağı neferlerinden biriyle ilgili beni çok üzen haberi, veriyor. O, ismi ile müsemma efendi, ağır başlı insan canlanıyor gözümde. Ceketinin cebinden av tüfeği tutup, nişan almış şalvarlı bir kızın fotoğrafını çıkartıp, gösteriyor bana. “Bak, bu benim kız kardeşim, bunu kartpostal yapacağım” diyor. Demir parmaklık arkasında olmamıza rağmen esaret duygusu yok üzerimizde. Çok üzülüyorum ama o kadar eminim ki bir gün hesabını soracağımızdan, bu haber yıkmıyor beni. Tersine bileniyorum. “Kavgasını sürdüreceğiz, sürdüreceğim” diyorum.

Darbeden hemen sonra Ekim 1980 içinde serbest bırakıldım. Sürek yapılan günler, kan kokan haberler geliyor peş peşe. Televizyon spikeri başka bir arkadaşımın haberini okuyor: “Polisle girdiği çatışmada…” Karadenizli çehresi canlanıyor gözümde; kendine güvenli, hafif müstehzi bakışları. Evinin önünde pusu kurup öldürdüklerini, isteseler sağ ele geçirebileceklerini duyuyorum sonradan. “Neden” diye sormuyorum, biliyorum. 

Sonra Kurtuluş’ta, duvarlarında ikonalar asılı bir ev geliyor aklıma. Beni götüren Türk isimli arkadaşımın Ermeni olduğunun ayrımına ancak o zaman varıyorum. Bunun muhabbetini yapmayı gerekli görmüyoruz. Evdeki yaşlı kadınla ise muhabbet etmeden anlaşıyoruz. Bana adeta “siz farklısınız, bizim evlatlarımızla birliktesiniz, hep birlikte bizim de güven içinde yaşayacağımız bir gelecek kuracaksınız” der gibi sevgiyle bakıyor. Ben de ona içimden bunun sözünü veriyorum: “Bu topraklarda, ‘Ermeni’ sözü küfür olarak kullanılmayacak, bundan emin ol teyzeciğim” diyorum.

Geçmişte yaşanan bu sessiz diyaloğu yad ederken peşine düştüğüm sorunun yanıtı da sisler arasında şekilleniyor: Yıllar boyu biriken, tahsil edilemeyen hesapların ağırlığı altında eziliyoruz. Çünkü, hesap sorulacağından artık o kadar emin değiliz. Erdal Eren’in ölüm emrini verenler, “netekim bugün olsa yine yapardım” dediklerinde, kapanmamış yaramız bir kez daha kanıyor. 

Hrant’ın öldürülmesi, bilinç altında, “ben şimdi Ermeni teyzenin yüzüne nasıl bakarım” utancı uyandırıyor. Verdiğimiz her kayıpta biraz da biz ölüp, yok oluyoruz.

Nihayet beni kendi kendimde yolculuğa çıkartan sorunun yanıtını bulmuştum; ama kalbimin yorgunluğu azalmamış, aksine artmıştı. Başsağlığı dilediğim bir Ermeni arkadaşım, “kalleşler otuz sene önce de aynıydı, bugün de aynı” diyordu. Acaba ‘Ermeni’ sözü, otuz sene sonra, üzerine titrenecek bir zenginlik olarak mı, yoksa yine bir küfür olarak mı kullanılacaktı? Otuz sene sonra da yine “barış” diyenlerin ağzına güvercin mi tıkılacaktı?..

Bir sorunun yanıtını bulmuştum ama peşinden başka sorular sökün etmişti. Eskiden olduğu gibi kolayca projeksiyon tutamadığım, yanıtından emin olamadığım sorular. Otuz sene sonrası olmasa da yakın gelecek gözümde canlanıyor:

Ya pas tutan bellekleri, körelmiş vicdanları açacak anahtarları bulup çıkartacağız, el ele verip yola  revan olacağız ya da alçakların her katliamıyla biraz da biz ölüp, kahrolacağız. 

semihsavasal@yahoo.de

Vielleicht gefällt dir auch