HAKAN GÜRSES

İmrenme hüznü

İlk gençliğimden beri yakamı bırakmayan bir duygu var ki, özellikle yaz aylarının bunaltıcı şehir sıcağı ile bağrıma yerleşiverir. Adını “imrenme hüznü” koyalım. İmrenme, eksikliğiyle göz kamaştıran şeylerin özlemiyse, hüzün de bu özlemin ağızda bıraktığı kekremsi tat. Birbirini tamamlayan, birbirleri için bulunmuş iki yarım duygu.

Altını çizmekte yarar var; kıskanma ya da özenme değil sözünü ettiğim, imrenme. Yani gıpta etme. Kuşkusuz yalnızca bana özgü bir ruh hâli değil bu. Gözlemlerim doğruysa, pek çok insan tanışık imrenme hüznüyle. Siz de tanır, bilir misiniz bu duyguyu?

Neye imrenirim peki? Mizacımda da yaşamöykümde de pek yer edememiş bir hafifliğe, özellikle de dünyanın bizlere (tabii ki hepimize değil) sunduğu nimet ve imkanlardan yararlanırken kimi insanın gösterdiği rahatlığa, soğukkanlılığa, nonchalance tabir edilen tabiiliğe… “Hayat aslında başka bir yerde,” dedirtir bana bu duygu. Peki neden öncelikle yaz aylarında zuhur eder? Eksik olanın dayanılmaz hafifliğini tüm renkleriyle resmeden mevsim yazdır da ondan.

Haziran olmadan, bir takım insan gruplarının fevkalade özel yerlerde (deniz ve gök mavisi, “Fransız mavisidir” oralarda) derin bir iç huzuruyla güneşe yattığını, denizde aheste kulaçlarla dalgaları yardığını, akşamüzeri ustalıkla ve keyifle basketbol oynadığını, akşamları piyasa yapılan meydan kafelerinde katiyen sarhoş filan olmadan, birlikte kahkahalar atarak long drink’ler yudumladığını hayal etmeye başlarım. Ağustos meltemi saçlarını kımıldatmadan yalarken (normal insanların saçlarını bozar ve dağıtır bu rüzgârlar, benimse zaten saç kalmadı kafamda), püfür püfür ceketler içinde hiç terlemeden, eğlenme kelimesinin gerçek karşılığı olan şeyleri yaşayabildiğini düşünürüm o mümtaz zevatın. Ne etik huzursuzluklar sıkar canlarını, ne de siyasal mutsuzluklar. Hiç de öyle bilinçsiz, aptal filan insanlar olmaları da gerekmez bu arada. Çoğu toplumsal sorumluluk, demokrasiye bağlılık, insani değerleri yüksek tutma gibi ilkeleri savunur. Ama bu meselelerin hiçbiri rahatlarını bozmaz, keyiflerini kaçırmaz.

Benim bilmediğim gizli bir yerlerde saklı durur bu hayatlar, nasıl yaşanacağını da herhalde özel eğitimlerle filan daha çocuk yaşta öğrenir o seçilmişler.

Yaşım ilerledikçe fark ediyorum ki, bu pembe renkli hayatlara imrenerek ve hüzünlenerek bakmamın asıl nedeni, o hayatları maddi nedenlerle bizzat yaşayamamamda yatmıyor. Öylesi yaşam biçimini karakterize eden özellikleri kendimde bulamamamda yatıyor. Dedim ya, mizacım böyle benim. Huzuru ve kaygısızlığı pek de anında hissedemeyen bir adamım ben. Belki de büyüdüğüm yer olan Türkiye’de, özellikle de benim kuşağıma özgü bir kayıp duygusu bu. Kaybetmişlik ve kaybolmuşluk duygusu. Gençliğimizi yaşayamamış olmak…

Bir de tabii, işin yaşlanmayla ilgili boyutu var ki, aman oraya hiç girmeyeyim.

Lakin meseleye yakından ve hüznün bulandırmadığı gözlerle bakarsak, zaten ne öylesi “saf” hayatları bulabiliriz gerçeklikte, ne de onları yaşadığını sandığım insanların bitmez tükenmez kaygısızlığını. İkisi de yanılsama bunların, hayal ürünü. Modern toplumların oluşması ve kültür endüstrisinin yerleşmesiyle birlikte, kitlesel iletişim araçlarının bizlere sunduğu seraplar bunlar. Misal Federico Fellini’nin Tatlı Hayat (La dolce vita) filmindeki resimleri, filmin ince toplum eleştirisini göz ardı ederek “kaygısız Akdeniz yaşam stili” şeklinde özümseyince, böylesi imrenilecek, yalandan hayat tabloları yerleşti kafamıza. Belki de iki-üç kuşağın kafasına.

Gelgelelim böylesi bir yanılsama da toplumsal aidiyetin bir parçası. Kaygılar ve onların sonuçları toplumsal gruplara göre ne derece farklılıklar arz ediyorsa, sınıfsal anne sütü ile içselleştirilmiş kaygısızlık duygusu da sonradan öğrenilmiş zorlama kaygısızlık duygusundan öylesine farklı tezahür ediyor. İkincisinde hep eğreti duran, bir türlü huzur vermeyen bir sakillik var sanki. Sınıflı zümreli cemiyet, böyle bir şey işte.

Neyse. Bu yıl, durum birdenbire değişiverdi. “Acaba bu yaz kaygısız bir tatil geçirmeyi becerebilecek miyim?” diye daha mart ayında kaygılanmaya başlamıştım ki, araya virüs giriverdi. Ülke sınırları, hemen hemen bütün dünyada kapatıldı. Böylelikle varlık koşulları zaten fiilen ortadan kalkan uluslararası turizm, suçlu insanlığın en ağır günahlarından biri olarak vicdanlara da sızıverdi. Püfür püfür giysiler, saçları yalayan meltem ve uzun boyunlu kokteyl bardakları ile resmettiğim, benim durduğum yerde durmayan imrenilecek hayat, bir günden ötekine tuzla buz oluverdi. Yalnızca ben değil bütün insanlık, kaygısız ve huzurlu hayata uzak düştü.

Küresel felaketleri konu alan filmleri izlerken hissettiğimiz, aslında biraz sapıkça bir memnuniyet hâli vardır hani. O gerginlikte ve sinir harbinde bile içimizi şöyle bir ısıtan. Bir tek kendimizin, kimsenin haberi olmadan yaşadığı talihsizliklerle, daracık hayat çemberimizin yediği kader darbeleriyle değil, bütün insanlığı vuran bu tür büyük ölçekli felaketlerle karşılaşıyor olmak, yalnızlık duygumuzu bir anda yok ediverir. Gayriihtiyari seviniriz, kocaman bir “olağanüstü hâl” içinde öteki kazazedelerle yan yana yerimizi aldığımız için. “Gelecekse, hepimize gelsin!” duygusudur bu. Sıradanlığın yüceliği. (Hele buna bir de felaketin ortasında değil, ekranların önünde oturuyor olmanın sağladığı mesafe eklenince, tadına doyulmaz felaket filmlerinin.)

Böylesi bir hâletiruhiye, sanırım bir çoğumuzu esir aldı bu korona sıkıyönetiminde. “Madem kimse Fransız mavisi renginde yerlere gidemiyor, o vakit imrenecek bir şey de yok; anca beraber, kanca beraber,” denklemi oluşuverdi kafalarda. İmrenme duygum yok yani bu yaz. İmrenecek bir durum kalmadı çünkü ortada. Peki huzur buldum mu? Yoo, bulamadım. Ama başkaları da huzursuz; keyifli, kaygısız, nonchalant kimse kalmadı kafamda. Hepimize dokunan yılan, bin yaşasın!

Diyorum ya, insan kötü bir varlık. Böyle utanılası zafiyetleri var. Hep sınıflı zümreli cemiyetin neticeleri bunlar…

………………………………………
www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch