CENGİZ KÖSE

İnsana dışarıdan giydirilen kimlik

Bu yazımızda kimlik (Identität) kavramının ne olmadığı, ancak ne olabileceğini özetlemeye çalışacağız. Sanıldığı gibi; soyla, yöreyle, etnik kökenle, kültür veya vatandaşlıkla sınırlı bir şey midir, yoksa bunların dışında bambaşka bir şey midir kimlik? Ya da kimlik, bireyi diğer bireylerden farklı gösteren bir değer midir?

Kamusal alemde nasıl fark edilmek istersiniz?

Eğer kimlik bir değerse, kamusal alemin sizi nasıl değerlendirmesini istersiniz?Bilgi, yetenek, örnek davranış veya icratlarınızla mı? Aydınlatıcı sözlerinizle mi? Yoksa ünvan, kariyer veya mal varlığınızla mı? Diğerlerinden sizi farklı gösteren “ben buyum” diyebileceğiniz ve kendinizle özdeşleyebileceğiniz kimliğiniz ne olmalı? İlim deryasında hiçbir evrensel özelliğiniz, değeriniz ve yeriniz yok mu? Arayışta olabilir ancak oraya henüz varmamış olabilirsiniz. Hiçbiri yoksa, deryaya açılmadan ilk yakın adaya ulaşarak; etnik, dini veya milli “kurtarıcı kimlik”e sarılabilir ve bunlardan birine aidiyet duyabilirsiniz. Çoğunluğun ya da “güçlü”nün ayırt edilmeyecek bir parçasıyım, diyebilirsiniz. Ya da başkaları sizin “fark”ınızın ortaya çıkmaması için, üzerine vicdanen reddettiğiniz bir “kimlik/etiket” yapıştırarak, sizin değerlerinizi gizlemeye çalışabilir.

Ya da sanal alemde nasıl fark edilmek istersiniz?

Yukarıdaki sorular sanal aleme de sorulmalı. Ve ek olarak,iç dürtülerine sahip olmasını bilmeyenlerin paylaşımları, neden kimliklerle örtbas edildiği sorgulanmalı. “Bizden olsun ne olursa olsun” kimlik-örtüsü kaldırılmadığı sürece veya çoğunluğun gücünü kullanarak azınlığın onurunu “etiketleme” son bulmadığı sürece, bireyin kendisini tanıması veya kendisini tanıtması mümkün olmuyor. Bu ortamlarda kimlik kavramı; ya koruma kalkanı, ya da gerçeklerin üzerini örtmede kullanılmaktadır. Kullanım aracına dönüşen kimlikle “ya olduğun gibi görünmüyor ya da göründüğün gibi olmuyorsun”. Peki kimliğin insanla ilişkisi ve hayattaki karşılığı nedir?

Önce dünyaya geliyoruz, dünyalıyız

İnsan doğum yerini, zamanını ve anne babasını seçemez. İnsan dünyaya gelir ve başlangıçta “dünyalı”dır. Toprağa serpilen tohum gibidir. Sonra iradesi dışında kendisine isim konulur, konuşması gereken dil öğretilir, örnek davranışlar gösterilir, gideceği isitkamet belirlenir ve dışardan aktarılan düşüncelerle kişiliği oluşmaya başlar. Soğanın yapısını andıran ve üst üste örtülen kimlik kabuklarıyla, insanın dünyalı çekirdeği zamanla kayboluyor.

Dünyalı doğan insan, nihai yerel bir ortamın parçası oluyor. Kabukları tek tek soymak istiyor olsanız da, artık dünyalı öze geri dönmeniz zorlaşıyor. Çünkü doğmadan önce yaşayacağınız toplumda, “sorunlar labirenti”ndeki yeriniz hazırlanıyor. “İnşallah… hayırlı evlat” olur dilekleriylede, size varlığınızdan öncesine ait geçmiş sorunları ve sorumlulukları yüklemek isterler. Öncekilerin sorumlu olduğu ve asla kabul etmediği ve çözemediği problemlere, ayrıca toplumun normlarına ve değerler sistemine yine iradeniz dışında “entegre” edilirsiniz. Entegrasyonun bir başka anlamı da “beyin yıkama/canlı bir hücreyi başka hücre içerisinde eritmek” oluyor. Buradan çıkış yolu mümkün mü?                                                                                                                                                            

Ortacağ’da marangozun oğlu marangoz ve terzinin kızı terzi olmak dışında, başka “kimlik” seçeneğine sahip değildi. İnsana şah damarından daha yakın olan “Tanrı”nın bile yerine geçip, neye inanacağınıza başka otoriteler karar verirdi. İnsan hayatını, önceden “programlama” günümüzde de devam ediyor, ne yazık ki. Neden yazık? Çünkü bir çoçuğun kişiliği yedi yaşından sonra “hayır” sözcüğünü kullanmasıyla başlar. Ancak yanlış dış müdahaleler kişiliğin ilk kıvılcımını karanlığa gömebilir. Kişilik olgunlaşmadan ileriki hayatta; karar verme, kendi iradenizle hareket etme, sorgulama, eleştirme ve aklınızı kullanma gibi yeteneklerden yoksun olursunuz. Hayır demeye yabancılaşarak “evet” diyerek iradenizi başkasına teslim etmiş olursunuz. Bu da insanı kişiliğine kavuşturmaz, kişiyi sadece fetişist ve tüketici yapar. Tüketicinin beyini her türlü dedikoduya, yalana, kara propagandaya, önyargıya ve manipülasyona açık, ancak bilgiye kapalı olur.                                                                                                             

Dışardan giydirilen kimlik

Kimlik içten gelişen ve bir duyu gibi hissedilen özelliğe sahip değildir.Doğuştan itibaren de kimlik doğmuyor ve ölümle birlikte de gömülmüyor. Kimlik ikisinin arasındaki zaman diliminde yaşatılmaya çalışılır. Peki hayatımıza sonradan giren kimlik nedir? İnsanın “gururla” ilk sıraya çıkardığı ve bununla kendisini ifade ettiği kimlik nasıl şekilleniyor?

Kimlik insana dışardan giydirilen bir elbisedir. Üniforma, iş elbisesi, resmî kıyafet gibi değildir elbette, ancak bu elbiseleri ilk kez giyen kişilerin davranışlarında da değişiklik fark edilir. İster etnik, milli veya dini olsun, dışardan giydirilen kimlik, doğal yoldan insanın iradesiyle uyum sağlayamaz. Çünkü bu tarz kimliklerin sorumluluğunu ve yükünü, herkes tümüyle (geçmiş artı ve eksileriyle birlikte) kaldıramaz.

Nötr bir dünyalı olarak doğarsınız, ancak sizi “taraf” olmanızı zorlayan bir dış dünya bekler. Zaten insanı tanımlayan “karekter”in anlamı da, dış dünyanın insanı şekillendirmesidir. Batı dillerindeki “Person” sözcüğünün kökü de, maske anlamındadır. O halde kimliğin doğal değil, bize takılan ve arkasında gizlendiğimiz yapay bir maske olduğunu da söyleyebiliriz. Ya da kimlik, insanın içerisine sığdırılmak istendiği bir kalıptır, diyebiliriz.

Peki bu kalıp birgün dar gelir, hareket alanımızı sınırlar ve yaşam kaynağıyla bağımızı keserse, kendimizle barışık olmamız mümkün olur mu? Belki nefes alabilmemiz için, fazla kimlik kombinasyonuyla elbiseyi genişletmeye çalışabiliriz. Veya bizimle bağdaşmayan taraflarını kendimizden koparmaya çalışırız. Peki aydınlanma, hayatı ve dünyayı bilimsel açıklama karakterimizi belirlerse, daha önce giydirilen kimliğe artık sığabilir miyiz? İnsan kendi iradesiyle buluştuğunda ve kendisini tanıdığında “yapay” kimliği çıkarma özgürlüğüne sahip olamaz mı?

Kimliğe şekil veren zamanın ruhudur

Kimliği oluşturan zamanın ruhudur. Zamanın ruhu insanın içinde gizli olan ve uyandırılmayı bekleyen uygun ortamda canlanır. Doğanın ruhuyla da uyum sağlayabilirse, insanın düşünce, davranış, algı ve değerlendirmesi içten dışa saçılır ve kendisiyle barışık olur. Dışardan insana enjekte edilen “kimlik” canlıyı ruhuyla ve kişiliğiyle buluşturamaz, tam tersine koparır. Jack London’nun kuzey Amerika romanlarında yazdığı gibi, “dışardan gelen beyaz adam silahı ilk ateşlediğinde; sadece geyiklerin sıçramasına sebep olmadı, doğanın ruhunu da dumanıyla birlikte özünden kopardı”. Buradan koparılan insan, yıllar sonra geri dönmeye çalışsa da, bir daha o dönemin ve zamanın ruhuyla buluşamaz. Yeni bir yolculuk ve arayış başlar “kendini tanıma“ arayışı.

Kendinizi tanımanız gizli yeteneklerinizi keşfetmekle başlar. İnsan düşünceleriyle, söyledikleriyle ve yapamadıklarıyla değil, yapabildikleriyle kendisini zamanın ruhuna kabulendirebilir. Ve başarılarıyla anılır. Sizi hayata bağlayan hedef, amaç, tutku ve aşktır. Bu tutku ve aşk; düşünce, meslek, marifet, ideoloji vs. gibi olabilir. Sonuçta neye hizmet ediyorsanız onunla anılırsınız ve kimliğiniz dışa böyle yansır. Örneğin aşıyı bulan doktorları sanal alemde “inanç“ kimliğiyle etiketlemek, sadece başarıyı sınırlandırmaya ve örtmeye yarar. Oysa doktorlar, başarı ve buluşlarıyla anılmak isterler. Ömrünü tıp merkezlerinde, laboratuvarda geçiren uzmanın, inanç törenlerine vakti ve tutukusu olabilir mi? Doktorların piri, olsa olsa yeminleriyle bağlı oldukları Hipokrat olur.

Geçici toplumsal kimlikler ve dünya vatandaşlığı

Soy ağacımızın köklerine ulaşma imkânımız olsaydı, binlerce yıl önceki aslımızın kim olduğunu öğrendiğimiz anda, belki şaşkına döner ve o kökeni kabul etmeyebilirdik. Çünkü tarih öncesinde, insan kendisini milliyete, etnik yapıya veya dine dayandırarak tanımlamıyordu. Kendimizi ancak doğayla uyum içerisinde varlığını sürdüren ve büyü kontrolündeki “kabile”nin parçasında bulabilirdik. Ve başka insan topluluklarının varlığından bile haberimiz olmazdı, çünkü bulunduğumuz küçük coğrafyanın dünya olduğunu zannederdik. Soyumuzu sürdüren kökenimiz o küçük dünyadan çıkmasaydı, bugün “gurur” duyduğumuz geçici kimlikle kendimizi tanımlayamazdık.

Neden geçici kimlik?

Çünkü kabileden kavime, ümmeten millete, ulustan vatandaşlığa devam eden ve sürekli değişen ve gelecekte değişecek olan toplumsal kimliklerle tanışacağız. Bugünki kimliğimiz uzak geçmişteki “atamız”a ait değildi ve uzak gelecekteki soya da ait olmayacak. Dijital toplumda “dünya vatandaşlığı” ve “dünyalı kimlik”le, arkada kalan geleneksel kimlikler dönemi kapanacaktır… Sonrası?

cengiz_aut@outlook.com

Vielleicht gefällt dir auch