HAKAN GÜRSES

Yıldızlı Masal

12 Eylül darbesinden altı ay sonra, Mart 1981’de, İstanbul’u terk edip Viyana’ya yerleştim. Geldikten birkaç hafta sonra da burada yirminci yaşgünümü kutladım. Aradan 40 yıl geçmiş. Hâlâ cevabını bilemediğim bir soru var bunca zamandır: Orada kalmış olsaydım, acaba her şey nasıl olurdu? Daha Viyana’daki ilk aylarımda, bir metin yazmıştım, bir tür “mensur şiir”. Bizim hüzünlü kuşağımızın düzyazı destanı. Galiba, 40 yıldır kendime sormaktan vazgeçemediğim sorunun cevabı da bu yaşlanmış metnin içinde saklı. Biraz uzun olmasına rağmen, affınıza sığınarak buraya bırakıyorum bu nedenle.

Uzağa değil usta, öteye, hep öteye gitti.
Yalnızlığı ondandır.

Yalnızlık paylaşılmaz
paylaşılırsa yalnızlık olmaz.

Özdemir Asaf

Gözleri ve boğazları toz toprak içinde geldiler.

Hiçbir güneş tarafından ısıtılamayan koyu bir düzensizlikleri vardı. Sabahlara kadar ağlamalardan geldiler, mendillerini atıp. En zifiri gecelere en olmadık fenerler yakmaktı niyetleri. Bütün bahçelerini susuz bırakıp geldiler. Yalnız kalmaya korkuları, nedense kara öksürükleri vardı.

Gözleri ve boğazları toz toprak içinde geldiler.

Yarım kalmış hikâyeleri, kim bilir aile albümleri vardı. Bütün anılarını döküp geldiler. Yine de gözleri ve boğazları toz toprak kokuyordu.

“Bu evler burada mı dururdu? Ne tuhaf, hiç arka sokağa girmemiştim.”

Sabahlara kadar izmaritleri ekleyip birbirine, gözlerinin ışığını cümlelere akıttılar. Kelimelere. Duvarlarda (kireçtir, sürekli demde duran çay buğusunun koku ve rengi karışmıştır) korkularının imzaları. Daha masum, daha birleştirici dilekler bilmez tarih. Korkarlar ve öfkelerini zincirlere bağlarlar. Zayıflıklarına gözyaşlarını katık ederler. İçlerinde büyütürler.

“Bütün bu sıvalar nereden geldi? Ne tuhaf, hiç arka sokağa girmemiştim.”

Yarı aç kalktılar ortaklaşa kahvaltılarından. Konuşmaya korktular. Ağıtlar yaktılar. Bütün iktidarlarını devirmeye meyilliydiler. Ekmeklerine margarin sürdüler.

Arka sokakta güvercinleri tanıdılar. Güvercin sessizliğini.

“Kendinize cehennem fermanları daktilo ediyorsunuz,” diye bağırıyordu koro, “siz artık şeytanın günah arabaları oldunuz!”

Duymazdan geldiler. Gözlerinde bir kıvılcım. Biz anıt olacağız, diyen. O zaman ağlayacaksınız! Biz insanlara en güzel hafta sonlarını ve en uzun balık oltalarını hazırlamaya çalışıyoruz. Kendimizi bilmiyoruz biz. Unuttuk. Başkaldırmayı ve çürümemeyi öğretiyoruz. Bize öğretilmeyeni öğretiyoruz. Böyle düşündüler ve kara bıyıklarını ve kara saçlarını saldılar. Kendilerini unuttular.

Önce arka sokaktı. Güvercinleriyle, yorgun kokuları ve sıvalarıyla. Derken çığlığı tanıdılar. Onlara yeni adalar gösterdi çığlık. İnsansız, vahşi. Gemilerle insan taşıdılar adalara. Tufandan korkan ne varsa taşıdılar. Sonra tufana karşı bir hançer buldular. Hançerin yassı yanını gösterip, biz buradayız, diye bağırıyorlardı kasırgaya. Kasırga tufan olunca, çevriliyordu hançer. Yel oluyordu tufan.

Bu böyle ne kadar sürüp gitti? Yorgunluğu mu tanıdılar, fermanlarını mı koyu kalemle yazdılar. Bulutlu sabahlarda içlerini ısıtan, toza toprağa karşı en iyi çare dedikleri sözler, silinmez buyruklar oldu. Hava dönünce. Eskiden, geldikleri zamanlarda, yeni buldukları için sarıldıkları bütün giysiler ateş oldu, tenlerini yaktı. Ve yenildiler.

Kendilerine ve tufana yenildiler.

Küfrederek yenildiler. Kime yenildiklerini bilemeyecek kadar yeniktiler.

“Seni dün gece seyrettim bütün. Güya bembeyaz ellerin varmış. Yüzümün çizgilerini elliyormuşsun, kana kana. Yüzüm de böyle parça parça değilmiş daha.

Bir acı duyuyorum sırtımda. Gelinciklermiş, tomurcuk veriyorlar. Bembeyaz ellerinle dokunuyormuşsun bana. Sırtım böyle alaca kaftan değilmiş güya.

Derken şark işi bir halı olmuş taban. Uçuveriyoruz, meridyenler göğüs hizasında. Seni seyrettim işte dün bütün gece. Parmak uçlarımla ampulleri yakarlarken uyandım. Ağlayan ben değilim ki, gözlerim.”

En büyük acılar bile andır. Geçer. Yıllar bile sürse. Geçtiler. Bir başlarına kalmışlardı. Yorgun: yaşamaya ve ölmeye. Son cesaretlerini toplayıp karar verdiler. Tanrılara gidilecek. Nefret edilen, küfürlerinin nesnesi, uyuşuk ve uyuşturucu tanrılara. Tanrıların dağına vardıklarında, önderleri söz aldı:

“Ey kutsallığına aşağıda yalancı şahitler arayan, düşkünlerin ak gün dostları! Uzatın kafalarınızı. Kalleş sığırtmaçlar; bu dünyayı böyle yaptık, böyle yaşayın, demek ki cevabınız. Madem bu dünyada bize yer yok, o zaman bize başkasını yaratın.”

Utanarak kafalarını uzattı tanrılar.

“Söylemiştik size,” dediler, “ırmaklar deltalarından denize dökülür, ısıtmayan güneş pranga mahkûmudur. Satılmış elmanın kurdu satıcıdan mı sorulurmuş? Bari bize acıyın, siz hangi tanrının kulusunuz!”

Öfkeliler korosu bir ağızdan bağırdı:

“Yedi gün uğraşıp, ah alçaklar, ne insanlar yaratmışsınız ki, ölü doğmuşlar topraklarına. Bütün karınlar birbirine gebe, bütün zulümler birbiriyle kafiyeli. Bırakın şu on dört nesle gevelettiğiniz gevezelikleri de bir dünya yaratın bize!”

“Kendinize cehennem fermanları yazdınız siz,” dedi tanrılar.

“Bir dünya yaratın bize!”

Teslim oldu tanrılar. “Bir gemi yapın kendinize, madem ki size tufan. Arayın, bulun kendinize göre bir dünya. Ama bizi unutun! Gülerken de ağlarken de. Gidin geminizle yıldızlara ve aylara. Bizi unutun! Yardımın dostu zulümdür. Unutun bizi!”

Unuttular. Unutulmamayı isteyenler kendileriydi de ondan. Bir gemi yaptılar. Göğün muslukları açıldı. Kırk gün kırk gece döküldü yağmur. Gemileri, çoğalan suda yükseldi. Dağları ve ve göğü aştı. Yıldızlara çıktı.

Ayın nuru, ödünç alınmış bir angaryaymış meğer. Önder bildiğin güneş, hiyerarşide bir kibrit alevi. Güneş meselli bütün şiirleri tükendi. Gözleri köstebek gözü. Samanyolunun yolunu buldular, bodur bir ayıya sorarak. Derken bir yıldız. Işığı az, kimsesiz. Demir attılar.

OLUMSUZ: Bula bula bu tekerleği mi bulduk? Medeniyet dediğin otuz iki dişli bir uğraş!

AÇIK SÖZLÜ: Ne yalan söylemeli, keşke güneşe gitseydik. Sırtımızda dünyanın yükü.

HOŞNUTSUZ: Tarih öncesi burada. Çuvallarımızı yüklenip, dönelim.

TOPARLAYICI: Dünya bize dikenli tel artık. Tarihin çarkları Demokles’in kılıcı. Kaybedenler dönemezler. Zincirler bulalım kendimize, yepyeni halkalar.

YİNE DE: Karşıtına dönüşebilecek bir şey bile yok burada.

CESARET ALARAK: Cennetin saydam elmaları. Havasına suyuna ısınamadım şu zamansızlığın.

BELAGAT: Peki, tutun ki döndük tarihe. Döndük zamana. Küreksiz sandalcı ne yapar? Azgın okyanusun ufkuna elleriyle mi varsın? Bizim kaybettiğimiz silahlarımız, bakın ellerinize.

HAK VEREREK: Dönmek değil çare. Yok edelim tarih öncesini!

KALICI KORO: Yok edelim öncesini tarihin!

ÖNDERCE: Zaman yapalım. Anlam yapalım. Zincirler bulalım kendimize. Kaybetmeye.

KORO: Kaybetmeye zincirler bulalım.

ANLAŞMA

Zamanı yaptılar. İşleri böldüler. Tarihi yazmaya giriştiler. İnsansız bir tarihti bu. Sıkılmaya başladılar. Güzel gözleri vardı. Hepsi tepegöz şimdi. Zaman ve anlam yapmaktan vazgeçerek dünyaya baktılar:

mekanik insanlar
kulaklarında unutulmuş küpeler
binlerce basılı kağıt
ter içinde eller ve kollar
baytarlar ve atlar
sayın bayım evet müdürüm sepet efendimler
ozanlar seyre dalmışlar renkli iç dünyalarını
sokak aralarında anlamadan
çocuklar
örtmenim ötesi kocaman elli adamların
kocaman mekanik silahlarına bakıyorlar
güneşin görevi ne, ısıtıyor elbette
keçi inatlı bir her gün
sokak tükürükleri
ev buğuları
renksiz kokular ve tersleri
nikahlar ve ölü güvercinler
ölü sevgiler
ekmekler ve paralar
şarkılar, çok şarkılar
şarkı olmuş insanlar
mekanik insanlar.

Bütün ekmekler dolaplarında küflendi. Bütün şarkıların notaları trafik faciaları. Üzümler şarap, derken sirke oldular bağlarında. Ne güzel gözleri vardı, hepsi amadır şimdi. Ceplerinde dünyanın tozu kalmıştı. Böylece soldu bakımlı çiçekler gözden ırak. Ne güzeldi gözleri, hepsi geceler şimdi.

“Madem öyle, küçük yaşarız biz de. Hayalimizde sırçadan bir Petrograd’ı her gün yeniden yıkarız.”

Dediler ve kaldılar. Bazıları.

“Tufan dindi. Dünya yeşerdi. Bizimse gözlerimiz köreldi. Bu yıldızın ışığı yok!”

Dediler ve gittiler. Çoğu. Köhne gemilerini Zümrüdüanka tepelerinden alıp, gittiler.

“Sen bilmezsin yaylaların uğultulu tuzluluğunu. Bir soğan kırarsın dünyaya karşı. Göremiyorum. Eteklerinde papatyalar olur sonra. Ve gömleğinde. Kuzeyde ağzınla kuş tutarsın. Göremiyorum. Elma tadındadır dağlar. Gözlerin nerede, göremiyorum. En iyisi köprüyü anlatmak, bilmiyor değilseniz de. Bir balık ayıklarsın günlerin içine. Günü göremiyorum. Dubalara yaşlarını sorarsın. Halatları gösterirler. Gözlerimiz yok, göremiyorum!”

İğdiş olmuş hücreleriyle dünyaya indiler. Körelmiş hayalleri, çifte kavrulmuş elleri, nedense yavan dilleri vardı. Toprağı yokladılar. Elele tutuştular. Korkularını birleştirmeye. Yeniden başlamaya. Büyük yaşamaya. Bir daha terk etmemeye. Onlar, yeniden gelenlerdi. Gözleri ve boğazları toz toprakla doldu.

Küçük yaşarız diyenler, yıldızda kalanlar. Bir avuç yorgun insan. Uykuya yattılar. Uykularında dünyayı gördüler. Dünyaya inenleri. Dünyayı tıpkı gerçek gibi gördüler, gerçeği rüyalarında gördüler:

epey zaman geçmişti
dünyadaki arkadaşlarında bir telaş
pür telaş
bazıları, arkalarında bir sürü insan,
tufanın ardında bıraktığı sel yataklarına koşturuyor,
arkalarındakilere yüksek sesle ve ezberlenmiş dille bir şeyler anlatıyor, oradan arka sokaklara, ölü güvercinlere, derken çığlık adalarına, şimdi boş duran, bakımsız açıkhava müzeleri, onları da temiz temiz açıklayıp, meydanların tarihini anlatmaya girişiyorlar; arkalarındaki insanlar gezgin bakışlı, gülümsüyorlar, fotoğraf çekip, meydanları ve arka sokakları ve tünelleri evlerine götürüyorlar, uzak ülkelerine
dünyaya inenler, yeniden peşlerine takıp bu gezginleri, satın almanın ve sahip olmanın ve kazanmak için sahip olmanın ve tersinin önemini satın alarak ve aldırarak anlatıyorlar
kendilerine ve gezginlere ve öteki insanlara
ve yıldızda bıraktıkları vicdanlarına
bir kısmı dünyaya inenlerin, basılı kağıtlarla uğraşıyorlar
yazıyorlar: kitaplar ve dünya ve insanlar
ve yönetimler ve iktidarlar ve cinsel iktidarsızlıklar
garip ama gerçekler, bilmeceler, zeka oyunları, zeka yaşları
şimdiki zamanın hikâyesi kipinde kaleme alınmış
iyi niyetli, iyi kaderli yazılar
itiraflar, retler, itirazlar, eleştiriler, eleştirinineleştirisinineleştirileri, gündelik alışkanlıklar, alışılmamış günler, yarınlar
dünler dünler dünler
yıldızda kalmış olanlar ve daha birçok şey üstüne
herşey üstüne
basılı kağıtlar hazırlıyorlardı.

Yıldızda kalanlar, daha başka şeyler de gördüler rüyalarında. Şaşırdılar filan. Rüyalarına inanamadılar filan. Gördüklerini sözlerle filan tekrarlamak istemediler. Hatırlamak filan.

Yıldızda kalanlar karar verdiler: korku paylaşılmaz. İş bölünmez. Dünyaya artık inilmez. Zaman ve anlam ve tarih yapılmaz. Karar verdiler: kararlar kağıtlara yazılmaz.

Yıldızda kalınmaz. Göçmen insan. Düşüncesi. Kışın dağda, yazın ovada bırakırsan, zincire bağlamış olursun göçmeni. Toz toprak edersin. Yaşarken ölür. Açık gözle kör olur.

Her biri bir gemi inşa etti kendisine sonra. Bozulup yeniden inşa edilebilecek gemiler. Yalnız tufana değil, toza toprağa da dayanıklı gemiler.

Derken yeni uyanmış bir mihriban gerindi. Bebek bebek kokuları oldu.

Ve onlar, yıldızı tek tek terk ettiler.

Vielleicht gefällt dir auch