Kör şiddet, yıkılan bir kent, ağlayan tarih: Palmira

Dört bin yaşındaki Palmira antik kenti, onu hepi topu on ay elinde tutan IŞİD güçleri tarafından yok edildi. Dünyanın gözü önünde hem de! Sen talihine ağla şimdi Palmira; biz ise, örselenen insanlığımıza!

İstanbul – Kaç yaşındaydı Palmira? Kimlerin emeği sinmişti taşına toprağına? Kaç nesil eksiltmişti sokaklarında ve kimlere sıcak bir sığınak, yuva, yurt olmuştu bu kent? Dört bin yıla uzanan tarihi boyunca nelere tanıklık etmiş ve kaç kez yağmalanmış, yakılıp yıkılmıştı? Uygarlığımıza beşiklik etmiş bu mucize kentin varlığı, geçtiğimiz yıllarda IŞİD barbarlığı tarafından bir kez daha paramparça edildi. Savaşlar sadece insana yıkım getirmiyor; insan yaratıcılığının enfes örneği sanat eserlerini, güzelim kentlerin ölüm fermanını da imzalayabiliyor kolayca.

Gelmiş geçmiş en büyük savaşlardan birini çok değil, günümüzden sadece yetmiş yıl kadar önce yaşamıştı insanlık. Bunun trajik sonuçlarını telafi etmek hiç de kolay olmamıştı dünya için. Faşist Almanya, dünyayı kana bulamakla yetinmemiş, ayak bastığı kentleri yakıp yıkmada, insanlık için ortak uygarlık değeri haline gelmiş pek çok tarihi kalıntıyı, sanat eserini tahrip etmede hiç ikircikli davranmamıştı. Öyle ki Hitler’in faşist ordularının işgaline maruz kalan ülkelerde, yağmalanmamış bir tek müze, galeri ya da tarihi mekân kalmamıştı. Bugün bile çan kuleleri yıkılmış ve bir utanç abidesi gibi duran onlarca mabet, yapı yer alır Avrupa’da. Komünistler, Yahudiler, Çingeneler başta olmaküzere, ‘düşman’ bellediği herkesi topladığı Almanya’daki Dachau, Avusturya’daki Mauthausen, Letonya’daki Kaiserwald, Polonya’daki Auschwitz kampları kafi gelmemiş olmalı ki, Berlin’de askeri amaçlarla kullanılan izbe bir sığınağı çeşitli ülkelerden, hatta Almanya kentlerinden yağmaladığı sanat eserleri için bir tür ‘toplama kampı’ haline getirmeyi de ihmal etmemişti faşistler.

1945’in Mayıs ayında Sovyet Kızıl Ordusu Berlin’e girdiğinde, bu “kamp”ın varlığı da bütün vehametiyle açığa çıkmıştı. Aralarında Henri Schliemann adındaki define avcısının Troya’dan yurt dışına kaçırdığı ‘Priamos Hazinesi’ne ait olanlar da dahil, binlerce sanat ve tarih eser bu ‘sığınak’ta fena halde tahrip olmuş ve yazık ki birçoğu tanınmaz hale gelmişti. Kızıl Ordu’nun Albay S. I. Tyulpanov ancak şunları söyleyebilmişti o şaşkınlık anında: “Siz Almanlar, sanat eserlerini, dünya kültürünün bu muhteşem hazinelerini gerçekten çok kötü korudunuz ve böylesine tehlikelere maruz kalmalarında suçunuz var. Ama bütün bu sanat eserlerini ait oldukları yere geri götüreceğimiz günler gelecek. Çünkü Sovyet halkı, sanat eserlerine hiçbir zaman savaş ganimeti gözüyle bakmadı, bakmayacak…” O zor yıllarda ve sınırlı olanaklara rağmen, faşistlerin elinde heder olan sanat eserlerinden hayatta kalmayı başarabilenler tekrardan eski yerlerine, ait oldukları mekânlara döndüler gerçekten. Ama bu şansa sahip olamayan pek çok eser sonsuzca yitip gitti yazık ki.

Palmira antik kenti de kör şiddetin kurbanı oldu

İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden yıllar geçti. Naziler yenilip tarihte hak etikkleri yere gönderildiler sonunda. Ama mesele bununla sınırlı kalmadı. Bu kez başka savaş belaları tebelleş oldu başımıza. Tarih yepyeni barbarlık örneklerini kaydetti hafızalara. ABD’nin Irak işgaliyle başladı yeni kültür mirası kıyımı. İşgalci ABD ordusunun denetimindeki Irak’ın müzeleri -tıpkı diğer varlıkları gibi- yağmalanıp talan edildi kısa sürede. On beş binden fazla sanat eseri yurt dışına kaçırıldı ve mafya aracılığıyla mezata sunuldu. Yaşanan bombardımanların arkeolojik veri alanlarında yarattığı tahribat ve yıkımın bilançosu ise doğru düzgün çıkarılamadı bile.

Sonra IŞİD barbarlığı girdi devreye. Suriye ve Irak’ta kentleri, kasabaları ele geçirmeye başladıklarında, hepimizi dehşete düşüren bir şiddet pratiğini tereddütsüz bir şekilde üstümüze boca ettiler. Kurşuna dizmeler mi dersiniz, kelle kesmeler mi, yürek sökmeler mi, köle tacirliği mi… Ezidi kadınlara yaşatılanlar, çağlar boyunca konuşulacak türden bir zalimlik ve barbarlık örneğiydi. Hepimizi insanlığımızdan utandıran olaylara tanıklık ediyorduk yeniden. IŞİD’in işlediği cinayetleri ve diğer “icraat”ları gösteren ve bizzat kendileri tarafından kayıt altına alınmış olan yüzlerce video servis edildi dünyaya.

Egemenliklerini ilan ettikleri toprakları tam anlamıyla cehenneme çevirdiler kısa sürede. Dünyanın egemenleri, sessizce ve sinsice izledi bu süreci. Hatta, el altından türlü biçimlerde destek çıkanlar da oldu. İnsan kıyımı yetmemiş olacak ki, onun yaratıcılığının en güzel örneklerini de kısa sürede tahrip etmeye başladı IŞİD. İtikatlarına göre, heykel, büst, anıt gibi şeyler ‘cahiliye çağı’ndan kalmaydı ve ‘putperest’liğin devamıydı. Müzeler, kütüphaneler ise ezelden beri ‘din dışı mabetler’di zaten. Musul kentindeki kütüphanede bulunan sekiz bin kitap ve örneği olmayan pek çok el yazması eser bu anlayışla ve anında yakılıp yok edildi. Üç bin yıllık Asuri kenti Nimrud da bu kıyımdan payına düşeni fazlasıyla alıp yıkıldı.

IŞİD ve türevi vandalların iddialarına bakılacak olursa tarih de, kültür de, insanlık da, inandıkları “kutsal değerler”le başlamak ve onun izanına-nizamına uygun düşen sınırlar içinde kalmak zorundaydı! Tarih ve uygarlık mirasının acımasızca yok edilimesi de, “yoldan çıktığı”nı düşündükleri insanların kellelerinin kesilmesi de, kadın ve çocukların esir alınıp köle pazarlarında satılması da “meşru” ve “kutsal bir hak”tı onlar için. Kelle kestikleri balta ve kılıçlarının aynı zamanda uygarlık ve sanat eserlerine yönelmesi elbette kaçınılmazdı bu durumda! Tarihi geriye çevirip, hoşlanmadıkları şeyleri düzeltemeyeceklerine göre, onun izlerini yok etmek tek “çözüm yolu”ydu. Öyle de yaptılar zaten.

İşte, dört bin yaşındaki Palmira antik kenti de bu kör şiddetin kurbanlarından biri oldu. Kenti hepi topu on ay ellerinde tutan IŞİD güçleri testerelerini, baltalarını alıp öfkeyle saldırdılar bu değerli hazineye. Aslında onların derin bir nefret duygusuyla saldırıp yok ettikleri sadece antik bir kent değildi; uygarlığımızın ortak hafızası ve değerleriydi aynı zamanda. Dünyanın gözü önünde Palmira’nın devasa sütunlarını, heykellerini, büstlerini acımasızca kırıp paramparça ettiler. Bir korku filmini izler gibi izledik hepimiz bu vahşeti. Palmira tarihi boyunca pek çok saldırıya, fetih hareketine, işgale, yağmaya maruz kalmış bir kentti. Tarih içindeki diğer işgalci ve yağmacıların hiçbiri, Palmira’yla özdeşleşen emek ve yaratıcılık örneği heykelleri, büstleri, sütunları, freskleri “Tanrısal yaratıcılık”a rakip görüp tümüyle parçalama yoluna gitmemişlerdi. Bu uğursuz “görev”, IŞİD tarafından üstlenildi. Baltayla, testereyle tahrip etmeyi başaramadıkları yerleri, bomba düzenekleriyle paramparça ettiler. Dört bin yıllık tarihi verileriyle dünyamızı zenginleştiren Palmira, böylece tamamen yakılıp yıkıldı!

‘Marinsky Senfoni Orkestrası’ yıkıntılar arasında

IŞİD, bir süre sonra sökülüp atıldı bu antik mekândan. Palmira’dan geriye sadece tahrip edilmiş devasa sütunlar ve antik bir tiyatro kalabildi ancak. Ki bu alanlar da özenle mayın ve bombalarla tuzaklanmıştı. UNESCO, kentte yapılacak onarım çalışmalarını desteklemek amacıyla bir girişim başlattı. Bu da başka bir ikiyüzlülüktü ya! Palmira’nın imdadına, sahici duygularla ilk koşan yine sanat oldu. Rusya’nın köklü sanat kurumlarından olan ‘Marinsky Senfoni Orkestrası’ yıkıntılar arasında, “Palmira için Dua et: Müzik Antik Kalıntıları Canlandırıyor” adıyla bir dayanışma konseri verdi o günlerde. IŞİD’in insanları infaz ettiği Palmira’nın antik salonunda J. S. Bach, S. Prokoviyev, Rodin Shchedrin’in eserleri çınladı. Bu müzik şölenini yüzlerce insan dinledi hüzünle.

Kültür, sanat, uygarlık düşmanı güçler, demir kıtalarıyla dünyaya korku salan Alman faşistleri gibi yenildi nihayetinde. Bize umut taşıdı bu hal elbette. Ama o vandal güçler -yine tıpkı Naziler gibi- arkalarında onarılması güç bir yıkıntı bıraktılar yazık ki! Palmira’da gördük bunu biz. Sen talihine ağla şimdi Palmira; biz ise, örselenen insanlığımıza!

……………………………………..
Bu yazı, daha önce „Nehir Düşleri“ adlı blogda yayınlandı.

Vielleicht gefällt dir auch