HAKAN GÜRSES

Korona günlerinde kolera

Şu olağanüstü hâl günlerinde, Türkiye’de tanık olduğum benzer durumları düşündüm sıkça. Neredeyse 40 yıldır orada yaşamadığım için, hatırlayabildiğim tüm “olağanüstü” olaylar, çocukluğumla ilk gençliğim arasındaki sürede meydana gelmiş.

27 Mayıs 1960 Darbesi ben doğmadan önce olmuş. Ama nedendir bilinmez, “alyans bağışı” meselesini hatırlıyorum. Ordu mensuplarının başlattığı bir kampanya çerçevesinde binlerce kişi evlilik yüzüklerini ve diğer mücevheratını hazineye bağışlamıştı o dönem, devletin altın stoklarını desteklemek için. Kendine Milli Birlik Komitesi adını uygun gören cuntanın “Menderes ve DP’nin yaratmış olduğu ekonomik krizi aşmak için” başlattığı bu kampanyada bağış yapanlara, takdir ve teşekkür babında birer metal (sanırım bakır) yüzük hediye edilmişti, “Devrim Yüzüğü” tabir edilen. Annem anlatmıştı bu hikâyeyi bana. Ben de herhalde ilk yaşlarımla bağdaştırdım sonradan. Her neyse; bağışlanan işbu mücevheratın yalnızca hazineyi değil, ordu mensuplarını da “desteklediği” söylentisi yayıldı yıllar sonra. İstanbul ve Ankara’daki kimi askeri lojmanın da bu bağışlarla yaptırıldığını ima ederek, binalara “Alyans Evleri” adını uygun gördü halk ağzı.

12 Mart 1971 Darbesi daha farklı; belleğime bir sürü resim, isim ve haber yerleştirmiş. Sokağa çıkma yasağı, evlerde yapılan aramalar, radyoda “bubi tuzağı” düzeneklerine yönelik uyarmalar, Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir’in rehin aldığı Sibel Erkan’ın akıbetinin ne olacağı sorusu, o günlerde henüz 10 yaşına girmiş bir çocuğun aklında kalabiliyormuş demek ki.

1974’teki “Kıbrıs Barış Harekâtı” bağlamında geceleri karartma yapıldığını, gündüzleri de ekmek ve pirinç kuyruklarına girildiğini hatırlıyorum. 1978 “Ecevit sıkıyönetimi” sırasında ilk gözaltımı yaşadım. 12 Eylül 1980 tarihi ise, askeri yönetim tokadının kendi hayatıma doğrudan etkileri de eklenerek yerleşti kafama ve sonraki tüm hayatıma. Bunun bir-iki ay ertesinde de artık Avusturya’dan bakmaya başladım Türkiye’de olup bitene; o gün bu gündür de böylece süregelmekte bu.

Ama Türkiye’de yaşadığım “olağanüstü hâller”den biri var ki, nedense şu aralar aklıma en sık geleni o… Herhalde yine bir epidemi vakası olduğu için. Kolera salgını.

Ekim 1970’te İstanbul’da bir kolera salgını başladı. Önce kusma, ishal gibi arazlarla çok sayıda insanın Çapa, Cerrahpaşa ve Samatya hastanelerine kaldırıldığını yazdı gazeteler. Gıda zehirlenmesi şüphesinden söz ediliyordu. Vakaların hemen hepsinin Sağmalcılar ve Esenler bölgesinde ortaya çıkmış oluşu, bu “yerel sorun” tahminini destekliyordu ilk bakışta.

Halbuki 1960’lerın başından beri dalgalar hâlinde yayılan (yedinci) kolera pandemisi, Endonezya’dan çıkarak çoktan Türkiye’nin sınırlarına ulaşmıştı ve önceki aylarda bu konuda birçok şey yazılıp çizilmişti basında. Ama gerek sağlık bakanı gerekse fikirlerine başvurulan birkaç uzman tabip, vakaların kesinlikle kolera olmadığı yönünde demeçler verdiler. Salgın olarak seyrettiği giderek kesinleşen bu “şeye” kolera denmesi yasaklandı. “Gastroenterit” ve koleranın hafif bir türü olduğu iddiasıyla ortaya atılan “para-kolera” kavramıyla anılır oldu hastalık. Ancak salgın haberlerinin beşinci gününde, kolera teşhisi kaçınılmaz olarak dile gelmeye başladı. Sağlık Bakanı Vedat Ali Özkan’ın bu yönde bir açıklama yapması (“Parası marası yok, bu koleradır”) birkaç gün sürdü. Bakan, hastalığın iki buçuk ay önce çıkmış ama teşhis edilememiş olduğunu vurguluyordu. Derken aşı kampanyaları, okullarda beslenme saatinin kaldırılması, açık meşrubat ve buz satışının yasaklanması, ölülerin kireçlenmesi ve kolera hastalığı görülen evlerin kapısına “sarı kâğıt” asılması gibi önlemler uygulamaya kondu. Komşu ülkelerse, Türkiye’ye olan sınırlarını tek yönlü kapattılar ya da kısıtlı geçiş uygulamaları getirdiler.

Salgın, iki hafta içinde kontrol altına alındı. İstanbul dışındaki bazı illerden hastalık haberleri gelse de epidemi sınırının altında bir seyir gözlenmeye başladı Ekim sonundan itibaren. Bunda, havanın soğumasının özellikle etkili olduğu söylenir. Getirilen önlemlerin katkısı da tartışmalı biçimde de olsa kabul görmekte bugün. 1970 İstanbul kolera salgınında, resmî sayılara göre 2000 kişi hastalandı ve 52 kişi öldü. Ama bu sayıların aslında çok daha yüksek olduğu, o zamandan beri söylenegelenler arasında.

Benim damağımda sıcak suyla yıkanmış meyve ve suya katılan klor tabletinin tadı, kolumdaysa okulda yapılmış aşının acısı kalmıştır o günlerden. Salgın denince, hep kolera gelir aklıma bir de. Korona günlerinin şu kısa teneffüsü sırasında da bu böyle… 

Tabii çocukken yaşanmış böylesi “olağanüstü” olaylar, yetişkin yaşa gelip de başka bir perspektiften hatırlanınca, bilinmeyen ya da unutulmuş bir dizi boyut beliriyor. Salgına ilişkin bir iki kaynağı okuyunca, çocuk kafasıyla önem vermemiş olduğum veya o dönem pek de konuşulmamış ayrıntılar, yüzüstüne çıkıverdi. Uzaktan izliyor da olsam, şu an Türkiye’de korona bağlamında yaşanmakta olan durumu hatırlattı bunların bazıları…

Kolera salgınının çıkış noktası, bir gecekondu mahallesi ve benzeri sıhhi koşulların hüküm sürdüğü bir köy. Aradan akan Cicoz ve Esenler dereleri, karışan fosseptiksıvıları ve atıklar yüzünden, tam anlamıyla birer mikrop yuvası işlevi görmekteler. Bizans’tan kalma, sıhhi olmayan suyolları ve su şebekesine kanalizasyondan sızıntı olması da sayılan salgın nedenlerinin başında gelmekte. Ama salgın başladıktan aylar sonra bile tüm semtte altyapıya yönelik hiçbir ciddi devlet ya da belediye müdahalesi görülmüyor.

Bölge sakinleri içinde, çıkan arazlara rağmen hastaneye gitmeyen, hatta hastaneden firar eden, ölülerinin kireçlenmesini istemeyen, “sarı kâğıdı” evin kapısından söküp atan çok fazla insan var. Limon ve sirke, karaborsaya düşüyor. Birçok tabip, bir günden ötekine vizite ücretini yükseltiyor. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, salgının 16. gününde bölgeye yaptığı ziyarette şunları söylüyor: “Yangın, sel, salgın hastalık gibi afetler Cenabı Allah’ın takdiridir. Takdire bir şey denemez. Size geçmiş olsun ve Allah beterinden saklasın diyorum.”

Ekim 1970 salgınının az öncesine ve sonrasına bakarsak, yine daha geniş bir ufuk açılıyor önümüzde. Haziran 1970, Türkiye’nin en büyük işçi ayaklanmalarından birine sahne olmuştu. Sonradan 15-16 Haziran Olayları olarak anılan eylemler sendikalara, özellikle de DİSK’e kısıtlamalar getiren bir yasaya karşı başlatıldı. İş bırakma ve yürüyüşler çerçevesinde polis ve askerle emekçiler arasında çatışmalar çıktı. Eylemler sırasında ve ertesinde yedi kişi öldürüldü, yüzlerce kişi de yaralandı. İstanbul ve Kocaeli’nde bir ay süreyle sıkıyönetim ve gece sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Salgından birkaç ay sonra ise, az önce andığım 12 Mart askeri darbesi yapıldı. Türkiye toplumunun sonuçlarını ve şiddetini hâlâ hücrelerinde hissetmekte olduğu, kuşkusuz 1980 darbesini de bir anlamda hazırlamış olan balyoz darbe…

Bu siyasal olayların kolera ile siyasal veya sosyokültürel bir bağlantısı var mı? Buna cevap vermek zor. Ama bütün bu saydığım “olağanüstü durumlar”, hep bir “istisna hâlini” sürüklemiş ardından.

Ha, bir de şu var, unutmadan: 1978’de Sağmalcılar adı, bölge hep salgınla birlikte anılmasın diye Bayrampaşa’ya dönüştürülüyor. Orada 1968’de kurulmuş olan cezaevi de 2008’de kapatılana kadar bu yeni isimle anılıyor.

……………………………………………….
Kaynaklar:
Coşkun Bakar: Kırk yedi yıl sonra yeniden bir salgının hikâyesi: 1970 Sağmalcılar kolera salgınından günümüze dersler. Turk J Public Health 2017; 15(3). Online: http://tjph.org/ojs/index.php/

Günther Jentzen: Cholera in Istanbul. Oktober 1970 und Erinnerungen an den Balkankrieg. Deutsches Ärzteblatt. Heft 46, 14. November 1970. Online: https://cdn.aerzteblatt.de/pdf/67/46/a3469.pdf

…………………………………………
http://www.hakanguerses.at
2 Haziran 2020, Viyana

Vielleicht gefällt dir auch