AYŞE KAYGUSUZ-ŞİMŞEK

Mediha Ünver ve Kapısız Kilitler

Ankara – Kapsız Kilitler Mediha Ünver’in ilk kitabı. 124 sayfa olan kitap, Ağustos 2020’de Bilgi Yayınevi’nden çıkmış. Edebiyat dergilerinde daha önce okuduğumdan biliyorum Mediha Ünver’in öykülerinin tadını, ama Kapısız Kilitler’de bir araya gelmiş öykülerin tadı daha bir başka sarıyor insanı.

İlk kitap olmasına rağmen Mediha Ünver kendi dilini oluşturmuş diyebilirim. Çünkü dosya bir bütünlük içinde, hiçbir öykü diğerinden kopuk ya da ayrı bir anlatım diline sapmıyor. En çok dikkatimi çekense uzun cümlelerin çokluğu. Uzun cümle kurmak öyle kolay değildir. Ya anlam bozukluğuna neden olur ya da cümle bulanıklığına. Bunun içinde yazarı her zaman sıkıntıya sokabilecek bir tarafı vardır uzun cümlenin. Oysa Mediha Ünver bu uzun cümleleri öyle ustalıkla kurmuş, kullanmış ki kendisini kutlamamak mümkün değil.

Kitabı oluşturan on beş öykünün hepsinin de ayrı bir anlamı, mesajı, vurgusu var. Ortak noktalarıysa biraz hüzün yüklü, biraz da buruk bir tat. Bu da demek oluyor ki bu öykülerin ruhu var ve bu öyküler bizim öykülerimiz. Kitabın giriş öyküsü “Çerçici”, belli yaşlara gelmiş olan bizlerin bildiği, at ya da eşekle incik boncuk, basma, kınalı şeker gibi şeyleri köylüye ulaştıran, köy köy gezen satıcılardır. Hemen hepimizin de anıları olan “Çerçici”yi Mediha Ünver çok daha çarpıcı bir haliyle anlatmış. Yani öyküdeki kırılma noktasının hakkını vermiş. Öykü bittiğinde donup kalakalıyorsunuz.

Öykülerde hüzün olduğu kadar aşk da var. Örneğin, “Ateş, Duman, Kar ve Kül” aşkın dört mevsimi diyeceğimiz bir öykü.

“Misket”i okurken “Yer Demir Dök Bakır” filmi canlanıyor belleğinizde ama çabuk kayboluyor. Çünkü “Misket” bir film sahnesi siz de o sahnenin içinde yüreğiniz ağzınızda, kesik kesik aldığınız solukla ‘ha bi gayret, ha bi gayret!’ diye, diye yol alıyorsunuz bir at arabasının üstünde.

“Yere Bakma Düşersin” öyküsü, ‘kadınların’ yüzyıllardır bitmeyen sorunu, istenmeyen gebelik ya da evlilik dışı çocuklardan kurtulmanın yolu! Cahilliğin zirve yaptığı yer, kültürümüzdeki kör inanç!..

Yetimler Kavşağı” yağmurlu bir havada yanlış bir yola sapma korkusudur. Yol şaşırmak! Yanlış karar, yanlış zaman, yanlış yolda olmak değil midir? Ki zaman zaman herkesin korkusu da olan.

Yazar Mediha Ünver,  kitabı oluşturan bu kısa, durum öykülerinin bazılarında Nazım Hikmet, Ahmet Erhan, Ali Asker gibi şair ve ozanların sözlerini de kullanmakta ayrı bir ustalık göstermiş. Ama en belirgin özelliği edebiyat yapacağım diye süslü, yapmacık sözcükleri toplamamış da kendi şivesini, içinde yetiştiği toplumun kendi ‘ana dili’ni olduğu gibi kullanmış. Edebi dille harmanlanan bu karışım çok da yakışmış. Hatta birkaç yerde kullandığı argo sözcükler bile şive içinde yerini bulmuş ve insanı rahatsız etmiyor.

“Kapısız Kilitler” bir yanıyla kent öyküleriyken, bir yanıyla da köy öyküleri. Töreler, gelenek görenekler, konuşma dili… yakın akrabalara hitap dilimiz. Örneğin, bizde babanın kız kardeşine ‘eme’ de denir, ‘bibi’ de. Öyküde karşıma çıkınca gülümsemeden geçemedim.

  “Kapısız Kilitler” kadınlara verilen, dayatılan yaşamlarla bir kadın öyküleri dosyası da denebilir. Aile içi ahlak,  davranış biçimleri… Kadınların dışlanması, yalnızlığı… Eğitimsizliği, saflığı… ve bütün bunların yanında kadın erkek demeden iktidarların dayatması, zorlaşan yaşam koşulları!

Birçok öyküde okuru, kâh taşların üzerinde yosun toplamaya -kına yapmak için- kâh da ilkokul sıralarına, çocukluğumuza götürdüğü öyküler bizde izleri kalanları anımsatıp ince, hüzünlü bir gülümseme bırakıyor. Kısaca anlatmaya çalıştığım “Kapısız Kilitler”i, “Çakıl Taşları” öyküsünden bir paragraf alıntı ile tamamlamak istiyorum ve biliyorum ki, Mediha Ünver bize çok daha iyi öyküler, romanlar okutacak.

Cebinde şeker değil, taş taşırdı benim annem.

Çakıl taşları. Bana kalırsa, yüreğinden dökülen kırıntıları toplayıp doldururdu cebine. Babamın ’senin kalbin taş bağlamış‘ diye sitem edip durması boşa değildi…

Hep kırgın, solgun ve neredeyse dilsizdi annem. O kadar cılızdı ki elini tutmasam düşüp cam kırıkları gibi etrafa dağılacağından korkardım parka giderken. Salıncakta o mu beni sallardı, ben mi onu bilinmez… Kendini taşıyamaz gibi ağır yürüyüşü, dengesinin bozulup sarsılması da hep şu cebindeki çakıl taşların ağırlığından olmalıydı.” (s.48)

ayseesimsek@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch