BETÜL BRETSCHNEIDER

Mimaride yıldız kaymaları

Mimarlıkta meslek ahlakı üzerindeki tartışmalar giderek artıyor. Tartışılan konu ise, farklı ülkelerin metropollerinde büyük ofisleri olan, pop yıldızlarını hatırlatan şöhrete sahip, medyanın parlatıp göklere çıkardığı yıldız mimarların etik sorunu.  

Star ve architect kelimelerinin birleşimi olan starchitect olarak da anılan, dünyaca meşhur bir avuç mimarlık bürosu, Avrupa ve ABD kentlerinden sonra, uzunca bir süredir Ortadoğu ve Asya’da da, ünlerini etiketleri olarak kullanmak isteyen iktidarlar, liderler ve şirketler için yapıtlar tasarlıyorlar. 

Yıldızı çok yükselmiş mimarlık bürolardan biri olan Viyana kökenli Coop Himmelb(l)au, son günlerde basından ve mimarlardan eleştiriler alıyor.  Nedeni ise, Kırım’daki Sevastapol’da yapılacak olan 50.000 metrekarelik dev kültür tapınağının planlanması. 

Projenin 2014 yılından bu yana Rusya tarafından işgal edilmiş bulunan Kırım yarımadasında gerçekleştirilecek olması, işin bir karanlık yanı. İşi veren kurum Rusya Ulusal Kültür Mirası Vakfı da olsa, bu kültür binaları kompleksinin Putin rejiminin güç gösterisi olarak görülmesi, insan haklarına saygısız, otoriter ve baskıcı rejimler için mimari üretim yapmanın etik sorunlarını bir kez daha gündeme getirdi. 

Avrupa Birliği’nin uyguladığı yaptırımlar ihlal edilmiyor denilmesi, opera binasının ve sanat müzesinin yanında, bir de Sevastopol kuşatmasıyla ilgili bir müzeyi tasarlayan büronun sahibi Wolf Prix’in savunması için yeterli olabilir mi sorusuna ne yanıt vermek gerekirdi? 

Mimaride dekonstrüktivizm akımını başlatan az sayıdaki mimarlık bürosunun aralarında olan ve bu yüzden ün kazanan Coop Himmelb(l)au demokrasi kıtlığıyla eleştirilen ülkelerdeki sembol değeri çok büyük mimari projelere imza attığı için ilk kez eleştirilen starchitect değil. Yine bu akımın en büyük işler alan mimarlarından olan Rem Koolhaas Çin’deki, Zaha Hadid ise Azerbeycan’daki projeleri için kınanmıştı.

İşin etik yanını irdelemeden önce, 1980’lerde starchitect dönemini başlatmış olan dekonstrüktiv mimari akımının oluşumuna kısaca değinmekte yarar var. Mimarlık mesleğinin her döneminde çok ünlenen ve ekol yaratan mimarlar olmuş olsa da, starchitect kavramını bunlardan farklı kılan, bu akımın bir anda oluşması ve küreselleşmesi  oldu. 

Bir yanda tasarım stilleriyle marka olmuş olan mimarların sansasyon yaratan yapıtları ve onları ziyaret etme peşinde koşan turist kitleleri, diğer yanda, yirminci yüzyıla damgasını vurmuş olan modern mimarinin akılcılığı, işlevselliği, ekonomikliği ile de bağlı görülebilecek sıradanlaşması, mimaride yeni arayışlara kapı açtı. Modernizmden sonra, postmodernizm ve dekonstrüksiyonizm akımları arka arkaya parlayıp sönerek, yerlerini sükse kültürüne bırakıverdiler. 

Dekonstrüksiyon akımının adını koyan Fransız filozof Jacques Derrida, mimar Peter Eisenman ve Bernard Tschumi’nin 1982 yılında, Paris’teki Parc de la Villette mimarlık yarışması için yaptıkları tasarımlar bu akımın başlangıcı olarak görülür. Ama felsefedeki ve mimarideki dekonstrüksiyon kavramlarının birbiriyle derin bağlantıları olmadı.

Postmodernizmin tarihten alıntılar yapan, eklektik stilinden sonra, dinamik çizgiler ve akıcı mekanlardan oluşan yeni bir mimari dil oluşmaya başladı. Bu yeni mimari akım, dekonstrüksiyon, 1988 yılında New York’un Modern Sanatlar Müzesi’ndeki (MoMA) bir sergiyle, bir anda dünyaya duyuruldu.  Serginin bir bölümünde akımın öncüsü olarak kabul edilen Sovyet devrimi sonrası Rus avangard mimarisinin projeleri yer aldı. Diğer bölümünde ise, Peter Eisenman, Zaha Hadid, Coop Himmelb(l)au, Frank Gehry, Rem Koolhaas, Daniel Liebeskind ve Bernard Tschumi gibi mimarların, dekonstrüksiyon stilini oluşturduğu kabul edilen projeleri sergilendi. 

O zamana kadar modern mimaride hep var olmuş olan dikey ve yatay akslı geometrik düzeni bozarak, taşıyıcı sistemleri ve mekansal açıları kaydırarak ya da hacimleri parçalayarak oluşturdukları mimari stil, sergiye katılan mimarların az ya da çok ortak bir paydada buluşabildikleri yerdi. Peter Eisenman’ın veya Rem Koolhaas’un çizgisi, belki başlangıçta hala post-modernizme yakın olduysa da, zamanla gurup içindeki etkileşim ve dönüşüm giderek arttı. 

Yıldız mimarların en öne çıkanları ve dekontsrüksiyonizmi en uç noktaya taşıyanları Zaha Hadid ve Frank Gehry oldu. Özellikle Gehry’nin, başlangıçta ilklerden sayılan, üç boyutlu computer aided design (CAD) kullanımı, giderek tasarım metodlarını değiştirdi. Ama bu yeni gelen biçimsel özgürlük, günümüzde hala sembolik değeri olan yapılar için geçerli. Kentlilerin günlük yaşam ve çalışma alanları, hala vasıfsız mimari çizgisinde üretiliyor. Üretimin karmaşıklığı, yapı ve arsa maliyetlerinin zorlayıcı etkisi ve pazarın güdümü, yapılaşmanın geometrik çemberlerden çıkmasını engelliyor. 

Kent yönetimlerinin neoliberal programları doğrultusunda, kültür ve turizm binaları projeleri için yıldız mimarlar davet edildi. Frank Gehry’nin Guggenheim Müzesi ile turizmi patlatan ve kentin imajını değiştiren fenomen Bilbao etkisi olarak anilmaya başladi. Viyana’da akın akın gelen turist guruplarını cezbeden Hundertwasserhaus konut binası bu fenomenin öncülüydü belki de. 

Cooper Union – NYC
The Gherkin – London

Kentlilerin günlük yaşam mekanları olan konut kompleksleri, sokaklar ve diğer açık alanlar, yeni mimari arayışların etkisinden uzak, banal denilebilecek bir kısır döngüye girerken, müzeler, operalar, kültür binaları gibi turizmin gözde hedefleri, giderek çabucak değişen mimari tarzların yansıma alanı oldular. 

Şu günlerde ise, daha çok dikkat çekmek için dünyanın farklı yerlerinde ortaya çıkan sembolik biçimli bina tasarımları, mimarlığın, mimarlığın bugünkü rolünü sorgulatıyor. Sevastopol Operası martıya benzerken, Zaha Hadid bürosunun, Katar için planladığı, yukarıdan bakıldığında vajinaya benzeyen Al-Wakrah Stadyumu ile ilgili skandal, 2013 yılında fazla sorun yaratmadan kapanmıştı çünkü inşaatı sırasında iş kazalarında ölen çok sayıda göçmen işçi haberleri basını meşgul etti. Ayrıca bu konu, Londralıların, ikinci kere bir penise benzeterek eğlendikleri phallus olarak da anılan the Gherkin (salatalık turşusu) gökdeleninden daha da yüksek olacak Tulip gökdeleni gibi üzerinde rahatça konuşulacak bir konu değildi. Zaha Hadid işçi ölümlerinden devletlerin sorumlu olduğunu, kendisinin bu konuda yapabileceği bir şey olmadığını ifade etti. Zaha Hadid ne yazık ki stadyum inşaatının 2019 yılında bitişini göremeden hayattan ayrıldı.

Uluslararası Mimarlar Birliği’nin 2005 yılında İstanbul’da yapılan dünya kongresinde gördüğüm çarpıcı manzaraya şaşırmamak zordu. Kendisi için tasarlanmış giysileriyle, siyahlara bürünmüş Zaha Hadid’den imza istemek için etrafına üşüşen, heyecanlı ve uçarı mimarlık ögrencileri. Yıldız mimarların projelerini taklit etmek ve kendilerine hedef olarak almak zorunda bırakılan genç mimarlar ve öğrenciler. Mimarlık eğitiminin de güdümüne girdiği, starchitect kültürü yavaşça çatlaklar göstermeye başladı. 

Bahsettiğim bu kongrede, en sükseli mekanların yapılmış olduğu, mimarlığın artık başka amaçlara yönelmesi gerektiği söylenmişti. Geriye kalanlar, doğal kaynakların iyi değerlendirilmesi, çevrenin korunması, ekolojik malzeme kullanımı, yıkımları önlemek için uzun süre ve esnek kullanılabilecek yapıların planlaması ve her şeyden önce kentin kendini sürekli yenileyebileceği bir tasarım anlayışı olabilir mi?

Viyana, office@urbantransform.net

Vielleicht gefällt dir auch