Nâzım Hikmet büyük ve kalıcıdır

Şiir, toplumları değiştirebilme gücüne sahiptir. Eğer böyle olmasaydı Nesimi’nin derisi yüzülmez, Lorca kurşuna dizilmez, Ritsos askeri cuntanın esir kamplarında çile çekmez ve Nâzım yıllarca hapis yatmaz, sürgünde ölmezdi.

İstanbul – Bu yazının konusu Nâzım Hikmet’in şiirini değerlendirmek değildir. Şiir konusunda kuramsal düzlemde söz söyleyecek donanıma sahip değilim. Ancak onun büyük şair olduğunu söyleyecek sezgi ve gözleme sahibim. Nâzım Hikmet, sanatıyla hayattaki duruşunu örtüştürebilmiş ender insanlardan biridir ve günümüzde yolunu kaybetmişlere -hâlâ- güçlü bir fenerdir. Ona her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğu çok açıktır. Bir sanatçıya ihtiyaç duyulur mu? Duyulur! Hele bu sanatçı şairse daha çok duyulur. Çünkü: 

Şiir saf değerdir. Değer ise fiyatla ilgili bir kavram değildir. Değer, insanın insan olarak kendi varoluşunu anlamlı kılan erdemler toplamıdır. Şiirsel olan insanın erdemli yönüdür. İnsan, şiirsel olan aracılığıyla, kendini günahkâr bir varlık olarak anlatırken de, kahramanlık çağının yarı tanrı insanlarının soyluluğunu öyküleştirirken de insanlık durumlarını anlatır.“[1]

Nâzım Hikmet’in büyüklüğü bana göre iki ana damardan besleniyor: Birincisi, Nâzım, öteki“ insanı anlatan bir şairdir. 

Kadim zamanlarda, şairin şiirinin içeriği ne olursa olsun anlatı nesnel olana dairdi. Şair kendisi şiirinin içinde yoktu. Homeros, İlyada ve Odysseia’da olup bitenleri anlatır, ama anlatının içinde kendisi yoktur. Parmenides mitolojinin kavramlarını dönüştürerek şiirsel olanla felsefi problemleri açıklamaya çalışır; ama, kendisini anlatmaz. Pekiyi o çağın şiirinin öznesi yok (mu)dur? Öznesiz şiir olmayacağına göre elbette vardı. Özne şairin kendisi değildi, ötekiydi. Ötekine ait insanlık durumlarıydı şiirin anlatısı.“[2]

Günümüz şiirine baktığımızda ben“in çok fazla işin içinde olduğunu tespit etmek hiç zor değildir. Nâzım’ın derdi öteki“yledir. Açları anlatmaktır. Ama bunu yaparken kaba bir yoksulluk edebiyatına düşmez. Çünkü o bunun sistemsel olduğunu bilir. Öteki“ne açlığın, sefaletin, eşitsizliğin, sömürünün bir sistemden kaynaklandığını gösterir, anlatır. Bir sanat ürününün, tarihsel, toplumsal, bireysel ayaklara oturmadıkça dünyayı değiştirebilme gücünün olmadığının ayırdına genç yaşlarda varmıştır. Öz, onun için önemlidir. Elbette şairdir ve estetiksel ögelere öz kadar dikkat eder, buna kafa yorar: 

Bu kitaptan sonra, şekil meseleleri, hele hapse girdikten sonra, kafamda bir kat daha berraklaştı sanıyorum. Evvela, hiçbir şekil imkânını, tarzını inkâr etmiyorum. (…) şekli öylesine öze uydurmak istiyorum ki, şekil, özü bir kat daha belirtsin, ama kendisi, yani şekil belli olmasın. Güzel bir kadın bacağını bir kat daha güzelleştiren, fakat kendisi belli olmayan ince bir çorap gibi. Bu bugün tercih ettiğim şekildir, ama elbette ki, yarın rengârenk şekilleri de tercih edebilirim. (…)“[3] 

Bu nedenledir ki Nâzım Hikmet şiirin gücüyle farkına vardırmanın en güzel örneklerini vermiş, hayatın yanlış örgütlenen yüzünü göstererek kitleleri etkileyebilmiştir.

Nâzım: Ben de gençliğimde az sekter değildim.“

Nâzım Hikmet’in büyüklüğü sadece şiirinin iyi oluşundan gelmiyor; o aynı zamanda şiiri benliğine sindirmiş, şairsel duruş edinebilmiştir. Yani Nâzım’ı büyüten ikinci ana damardır özeleştirisini yapabilme, alçakgönüllü olabilme, davranabilme yetisi. Ne demektir şairsel duruş? Mahmut Temizyürek fazladan söze gerek bırakmıyor: 

Biyografisi, şairliğinin onun yaşamını kolaylaştıracak birçok fırsatı nasıl görmezden geldiğiyle doludur. Amacına bağlı biçimde kullandığı şiir aracından yapılmış şiirsel bir benlik oluşturmuştur; Yunus Emre, Mevlâna, Pir Sultan Abdal gibi, tarihte sayısı pek az olan bir şiirsel benlik. Bilinci, bu şiirsel benliğin kendisine uygun gördüğü, gözettiği, ‚Destanımızda yalnız onların maceraları vardır‘ dediği, onlara adanmış, onların emeğinin özgürleşmesiyle kurulacak dünyanın bilincidir. Yaşamı, bu bilincin şiirde de canlanmasını sağlayıp bilinçlerde canlanmasına adanmış bir yaşamdır. Şiir de bunun içindir, şairlik de, devrimcilik de.“[4]

 Nâzım’sa, Ekber Babayef ile olan yazışmalarında bu içselleşmeyi kendi ağzından şöyle açıklıyor: Zaman oldu, büsbütün tersine, en sade, en göze görünmez şekillerle halka türkümü dinletmek istedim. Bence öylesi de lazım, böylesi de, daha nice nicesi de. Sanatkâr, halka türküsünü dinletmek için en uygun şekilleri durup dinlenmeden, ömrünün sonuna kadar aramak zorundadır. Bazen bu araştırmalar aylarca süren bir baş ağrısından, sinir bozukluğundan başka sonuç vermez. Olsun. (…)“[5]

On üç yıl, Moskova’da Nâzım’la neredeyse birlikte yaşayan çevirmeni Ekber Babayef, onun kendi sanatı üstüne konuşmaktan hiç hoşlanmadığını, kitapları için önsöz yazmayı hiç sevmediğini söylüyor. Zorla yazdığı önsözlerden birinde söyledikleri ise günümüzün o çok tepelerde“ duran, şiiri üzerinde konuşmaktan hiç hoşlanmayan, eleştiriye tahammül gösteremeyen, ben yazdım oldu“ anlayışı ile aslında ben’ine âşık aynası”nda debelenip duran şairlere (sadece şairlere değil; öteki“ni yok sayma dalgasına kapılarak elit“leşen, şiiri de elit“leştiren, şiir eleştirisi, incelemesi yapan eleştirmenlerine de) müthiş bir yanıttır: 

(…) Çocukluğumda, imlada çıkan yanlışlarımın doğrularını en aşağı yirmi beş kere yazdırtıp beni cezaya çarparlardı. Şimdi, çarpıldığım en ağır ceza, basılan kitaplarıma önsöz yazmak. Kitap ortada, okuyucunun da aklına fikrine güveniyorum. Zaten güvenmesem, kitabımı okusun diye önüne sürmezdim. Öyleyse önsöze, hele benim yazacağım önsöze ne lüzum var? Ben sanatı şöyle anlarım, böyle anlarım demekteki mana ne? Sanat görüşüm, bu görüşün nasıl geliştiği, ne gibi değişmeler geçirdiği, hele böyle bir ‚Seçme Yazılar‘ kitabımı okuyan için belli olmuyorsa ne yapsam faydasız. Benim önsözüm de, kitabı düzenleyenin sonsözü de faydasız.

Ama işte, bütün bu söylediklerime bakmaksızın, önsözü yine de yazıyorum. Dudaklarımı kemiriyorum, alnımı kırıştırıyorum, kalkıp kalkıp oturuyorum, ama yazıyorum. Neden? Niçin? Çünkü ne yapmak istemişim de, ne yapabilmişim; hasretim neymiş de, bunun ne kadarını gerçekleştirebilmişim, belli olsun istiyorum. Yani ben sanat görüşümü, ne yapmak istediğimi, hasretimi okuyucuya söyleyeceğim. O, bakacak, yaptıklarımı, yapabildiklerimi okuyacak, ölçecek. Ayrılık varsa görecek. Elbette var. Hasretimiz gerçekleştirebildiğimizden çok ilerde, çok büyük. Ayrılık var, ama aykırılık, zıtlık yok. Ben sanat görüşüme aykırı tek satır yazmadım, yazmamaya çalıştım.“

Nâzım: Sanat bahsinde sekterlik en büyük düşmanımızdır

Nâzım Hikmet’in yanıtları bununla da kalmıyor. Bu yazının ana fikrine argüman olabilecek ne varsa -yorum yapmaya gerek olmaksızın- Nâzım kendi ağzından söylüyor. Aşağıdaki uzun alıntı, okuma sabrı göstereceklere faydalı olacaktır.

(…) Sanat bahsinde sekterlik [yobazlık] en büyük düşmanımızdır. Sekterlik nihilistliğin [yadsımacılık] bir çeşididir. Sekter, bir şeyden, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkâr eder. Hele şekil meselesinde sekterliğin kötülükleri sayılamayacak kadar çoktur. Kafiyeli, vezinli şiir yazılmaz diyenler de, kafiyesiz, vezinsiz şiir yazılmaz diyenler kadar dar kafalıdır. Şiir öyle de yazılır, böyle de. Edebiyat dili, hele şiir dili hayallerle, teşbihlerle falanla ortaya çıkar, ancak böyle bir dil şiir dilidir demek ne kadar yanlışsa, tersini kabul etmek de o kadar yanlıştır.

Gençliğimde, ben de az sekter değildim. Klasik halk vezinleri ve kafiyeleriyle şiir yazdıktan sonra, şekilde yenilikler aramaya başladım, kendime göre bir çeşit serbest vezinle yazmaya başladım. Bunun temelinde yine de halk şiirinin ölçüleri, hatta bazen aruz vardı, kafiye ve dil bahsinde de öyle, ama şiirin yalnız böyle yazılacağını, bunun biricik şiir şekli olduğunu iddiaya kalkıştım. Uzun zaman sevda şiiri yazmadım. Hatta şiirlerimde ‘yürek’ kelimesini kullanmadım, yürek şuurun değil, duygunun sembolüdür diye. Zaman oldu en renkli, en ahenkli şekillerin peşinde koştum. Halka söylemek istediklerimi bu şekillerle söylersem daha hoşa gider, daha kolay dinlenir, daha dokunaklı olur diye düşündüm. (…) 

Ben şimdi bütün şekillerden faydalanıyorum. Halk edebiyatı vezniyle de yazıyorum, kafiyeli de yazıyorum. Tersini de yapıyorum. En basit konuşma diliyle, kafiyesiz, vezinsiz de şiir yazıyorum. Sevdadan da, barıştan da, inkılaptan da, hayattan da, ölümden de, sevinçten de, kederden de, umuttan da, umutsuzluktan da söz açıyorum, insana has olan her şey şiirime de has olsun istiyorum. İstiyorum ki okuyucum bende, yahut bizde, bütün duyguların ifadesini bulabilsin. 1 Mayıs Bayramı’na dair şiir okumak istediği zaman da bizi okusun, karşılıksız sevdasına dair şiir okumak istediği vakit de bizim kitaplarımızı arasın.(…)”[6]

Şiir olduğu sürece umut vardır. İçinde bulundukları dönemi ve sonraki dönemleri de etkileyebilen şairler olduğu sürece umut vardır. Çünkü şiir toplumları, dünyanın yanlış örgütlenen maskeli yüzünü değiştirebilme gücüne sahiptir. Tekrarlayalım: Şiir saf değerdir!“ Eğer böyle olmasaydı Nesimi’nin derisi yüzülmez, Lorca kurşuna dizilmez, Ritsos askeri cuntanın esir kamplarında çile çekmez ve Nâzım yıllarca hapis yatmaz ve memleket hasretiyle sürgünde ölmezdi. (Bitti)


[1] M. Akar, Önce Şiir Vardı

[2] M. Akar, Önce Şiir Vardı

[3] Ekber Babayef, Nâzım Hikmet Kendi Şiirini Anlatıyor (Babayef, Azeri kökenli bir Türk edebiyatı docent ve Nâzım’ın Moskova’daki çevirmeniydi.)

[4] Mahmut Temizyürek, şair ve deneme yazarı

[5] Babayef, N. Hikmet Kendi Şiirini Anlatıyor, Konuşmalar, s. 180-186

[6] Babayef, N. Hikmet Kendi Şiirini Anlatıyor

eylulguz@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch