HAKAN GÜRSES

“Oaschloch!” meselesi

Öğleden sonra bambaşka bir konu üstüne yazmaya başlamıştım. Derken akşam televizyonda film izlerken, bu memlekette çok nadir görülen bir “son dakika” haber şeridi beliriverdi ekranın alt kısmında: “Schwedenplatz’da ateş ediliyor!”

Ardından olan biteni hepimiz biliyoruz, yazmama gerek yok sanırım. Viyana; evet, o opera ve operetler Viyana’sı, sükunetin ve neredeyse can sıkıcı boyuta varan güvenlik duygusunun anavatanı Viyana, 2 Kasım 2020 akşamı İslamcı terörden “payını” aldı. Ben de başladığım yazıyı bitirmeyi belirsiz bir tarihe erteleyip, köşemde bu tarihsel olguyla uğraşmaya karar verdim. Daha doğrusu, bu bağlamda gözüme çarpan bir noktayla.

Yeni yaşanmış, sonuçları henüz belirsiz bir hadise hakkında bu kadar sıcağı sıcağına yazmanın pek çok sakıncası var tabii. Özellikle de (mesela şehir sakini olarak) işin bir ucu sana da dokunuyorsa… İçinde bulunduğun durumu tam olarak anlayamıyorsun, dışarıdan bakma imkânın kısıtlı çünkü. Beri yandan zaten ciddi bir bilgi eksikliği var. Olay bir terör meselesi olunca, devletin kamuya sızdırdığı, stratejik önemdeki ayrıntılardan ayıklanmış bilgiler oluyor yalnızca. Basının büyük bölümünü dışkı bulmuş at sineği gibi çeken bu gibi olaylar, bilgi eksikliği yüzünden yalan-yanlış haberlerin ve çarpıtılmış anlatımların ürediği bataklıklar hâline geliveriyor. Herkes aklına geleni söylüyor, dolayısıyla aklına gelmeyeni de es geçiyor. Yalanlar, mitos niteliğinde düzmeceler, sahte malzeme ve aklınıza “satar” türünden başka ne geliyorsa, hepsinin pazarı kuruluveriyor bir anda.

Özellikle de sosyal medyanın hüküm sürdüğü çağımızda, bu durum iyice aldı yürüdü. İnsanların kör açıları bu yüzden çoğaldıkça da “büyük resmi gösterme” iddialı komplo teorileri ortaya çıkıyor doğal olarak. Ayrıca, toplumun hemen her kesimini ilgilendiren ve meraklandıran olaylar hakkında “sağlıklı” yorum yapabilmek için, önce belirli bir mesafe oluşması gerektiğini düşünüyorum. Hem zamansal hem de düşünsel anlamda. Neyse, sadede geleyim.

Filistinli Abu Nidal Örgütünün 1980’lerdeki İsrail ve Yahudi karşıtı saldırı ve katliamları ile İranlı Kürt lideri Abdurrahman Qasımlo’nun 1989’da katledilmesinden sonra, benim bu şehirde geçirdiğim son 40 yılda yaşanan ilk “siyasi” suikast bu, yanılmıyorsam. Halbuki neredeyse her büyük Avrupa şehri, özellikle de İslamcı örgüt ve grupların saldırılarına hem kurban hem de tanık oldu son yıllarda. Viyana’nın bugüne dek bundan korunmuş olmasına aslında şaşırmak ve diğer yandan da müteşekkir olmak gerekir bence.

Ama (sosyal) medyada izleyebildiğim kadarıyla, ülkenin yazan-çizen nüfusunun önemli sayıdaki kesimi, bunun tam tersi bir şaşkınlıkla bakıyor bu olguya: Böyle bir saldırı nasıl olur da Viyana’da meydana gelir? Neden burası? Neden biz? Bu, aslında bir taraftan son derece doğru bir tavır bence. Bu tür saldırılara hep böyle bir tepki gösterebilsek keşke. Kanıksamasak, normalleştirmesek insan hayatını hiçe sayan böylesi kahpece saldırıları! Ama altını çizmek istediğim başka bir boyutu daha var bu “toplumsal şaşkınlığın”.

Böylesi olayların nasıl olup da bu ülkede cereyan edebildiği sorusunda yoğunlaşıyor şaşkınlık, dediğim gibi. Bu soru, biraz da “Nasıl cüret edersiniz siz, bizim huzurumuzu kaçırmaya?” gibi tınlıyor açıkçası. Papa VI. Paul’un 1970’lerin başında “Mutlular Adası” adını verdiği ve zamanla değiştirilerek “Mübarekler Adası” (Insel der Seligen) olarak anılmaya başlanan güzel ülkemizi, özellikle de tüm uluslararası “en yaşanabilir ülke” reytinglerinde hep ilk sıraları işgal eden Viyana’yı hangi hakla mutsuzluğa sürüklüyor bu “sonradan gelmeler”?

Hatırlayacaksınız; Paris’te mizah dergisi Charlie Hebdo’ya yönelik saldırı sonrasında sosyal medyada “Je suis Charlie” (Ben Charlie’yim) sloganı yayılmış, profil resimlerini ve hashtag olarak tweet’leri aylarca süslemişti. Londra terörü ardından da “Pray for London” (Londra için dua et) şiarı aynı biçimde yayıldı. Ardından İspanya ile “Todos con Barcelona” (Hepimiz Barselonaylayız) ve Almanya ile “Hanau war kein Einzelfall” (Hanau münferit değildir) geldi. Viyana’daki İslamcı katliam, bunlardan biraz farklı bir hashtag’i beraberinde getirdi: “Schleich di, du Oaschloch”. Avusturya’da yaşamayanlar için bunu biraz açmak gerekiyor.

Bu, Viyana lehçesinde söylenmiş ve Türkçeye birebir çevrilmesi zor bir küfür. “Defol, seni pis herif!” diye söylenebilir, biraz TRT’deki yabancı filmlerin dublaj çevirisini hatırlatsa da… Hikayesi de şöyle: Saldırının olduğu gece, onlarca semt sakini, olan biteni evlerinden akıllı telefonlarıyla kaydedip, videoları da sosyal medyada paylaştı. (Bu garabetin ayrıntılarına girmeyeceğim.) Bunlardan birinde katil, elindeki silahla ateş ederken görülüyor. Videoyu çeken adam da kendini tutamayıp yarı duyulur biçimde “Arschloch!” (Pislik!) diye bağırıyor katile.

Video paylaşıma girdikten sonra, “şehir efsanesi” niteliğinde iki ekleme oluştu. Viyanaca “defol” anlamına gelen “Schleich di” kondu küfrün önüne, Arschloch küfrü de Viyana lehçesindeki biçimiyle “Oaschloch!” diye yazılmaya başlandı. Ve slogan, hashtag olarak profil resimlerine girdi. Sosyal medyadaki anlamıyla “viral” hâle geldi yani “Schleich di, du Oaschloch” sözü. Hatta, ya Paris’le Viyana’nın bağını kurmak isteyen ya da mizah zekâsı pek üstün bir zevat, “Je suis Schleich di, du Oaschloch” şeklinde bir kreasyon üretti. Alman TAZ gazetesinin 4 Kasım sayısına kapak oldu slogan. Tişört ve çanta yazısı olarak da üretimine geçilmiş durumda şu an.

Bu hashtag’ı kullananların argümanı ilginç. “Viyana’mız, kendine has dili ve yaşam tarzıyla, bu haince saldırıya karşılık verdi,” diyor bu konuda yorum yapan hemen herkes. “Böyledir işte Viyanalı; kızar ama hep bir eğlence payı da bırakır” vesaire… İkinci bir argüman ise, katili adıyla anarak kahraman haline getirmeye yönelik kaygı. Adını yazmak yerine pislik diye anarsak, yalnızca olumsuz bir eylemci resmi kalacakmış akıllarda.

“Viyanalı tepkisi” diyerek, keyif ve öfke karışımı bir davranışı yücelten bu argümana yönelik pek çok karşı argüman da mevcut bence. Mesela bunun hiç de öyle kahramanca bir tutum filan değil, tam tersine sindirilmiş, ancak duyulmayacağını bilince küfretmeye bayılan oportünist bir karakterin sembolü olduğu söylenebilir. “Defol” sözünde alttan alta “geldiğiniz yere çekin gidin, pis yabancılar” tınısının duyulabildiğini de…

Ama bunlara girmeyeceğim. Beni bu viral hashtag’de asıl rahatsız eden, bu saldırıyı bir bireysel kişilik sorunu olarak yorumlama çabası. Pislik bir herifin eril doyumsuzluk ve narsisistik kişilik bozukluğu yüzünden işlediği bir cinayet yani olup biten, bu yoruma göre.

Ama İslamcılık bir ideoloji. Üstelik genç insanları çeken, özellikle de arka planında eski “Doğu Bloğu” ülkeleri yatan Müslümanları cezbeden bir ideoloji. Öncülleri var, ardılları olabilecek. Müttefikleri de var, stratejileri de. Bunlar üzerine kafa yormak yerine, “Bu pislik defolsun gitsin, biz yine keyifli gündemimize dönelim” gizli arzusuyla konuyu apolitikleştirme, psikolojize etme ve bireyselleştirme çabası, bence tehlikeli. Çünkü hem eylemin kendisini hem de onun içinde durduğu toplumsal ve siyasal çerçeveyi masumlaştırıyor bu çaba.

Tıpkı bunun karşı cephesini oluşturan, tek taraflı bir “ırkçılık karşıtlığı” adına, bildiğimiz “Whataboutism” yani “Evet ama siz Hıristiyanlar da öldürdünüz ve öldürüyorsunuz” dengeleri sağlamaya çalışan söylem gibi. Bu söylem de İnsan Hakları kavramı altında yalnızca kendi haklarını anlayan bir güruhun böylesi saldırıları ve katliamları masumlaştırma çabası.

Çağına dönüştürerek cevap verebilen bir sol hareketin koordinatlarını belirlemek için hem “Oaschloch” hem de “Evet ama onlar da…” söylemlerinin ötesinde bir bakış, dil ve duruş oluşturmak gerekiyor sanırım.

www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch