MUZAFFER ORUÇOĞLU

Öykü } Acı

Hiç kimse farkında değil ama ben fark ediyorum. Eminim. Işık, cebelleşen gizli güçlerden kopuyor, küçülmüş, yabancılaşmış gayretlere, ayrıntılara, farklılıklara, acılara doğru yayılıyor. Güvercinlerin gözlerine bakınca anlıyorum bunu. Hoş bir açılım içindeyim. Tuğla çatlamış, bir çiçek çıkmış çatlağından. Emziğini ısırıp çekiyor çocuk. Şen bir ıslık sarıyor saksıları, saksıları arılar. Işık içindeyim. İyimserlik, bereket üflüyor içime ışık. Pencerem, her daim açıktır ışığa.

Toplum olarak varolmaya çalışıyor bu kalabalık. Hiçbir mensubunun birey olma çabası yok. Belki de var. Emin değilim. Bazıları kalbine söz geçiremeyince ölüyor, bazıları da ölmesi gerekirken uzun bir ömürle taçlandırıyor yaşamını. Hani nerde beni reddeden kadınlar? Toplam üç kadın. Az değil. Nerde onlar? Görünmüyor hiçbiri. Sonuncusu Maryam’dı. Güzeldi. Okuyordu. Yüreği sığdı ama dilinin içinde dünyanın en derin acısını taşıyordu. En iyisi, bu kalabalığa bakmamak, gözlerimi içime, yokluğuma gömmek. Maryam, anasını babasını bulaştırdı bu işe. Babası, hecin devesi gibi bakıyordu, sanırdın ki beyni var. Böyle bir babadan böyle bir kız işte. 

Bilmiyorum. Savrulmak güzeldir. İyi ettim de babamın doğduğu köye savruldum. Beni ve köyü kuşatan estetiği özümlemeye başladım. Masallar, deyimler, yalanlar, atasözleri, dedikodular, kuzular, kırlangıçlar. Ne güzel. Bunlar, estetik dokuyu güzelleştirir, artırır onun dönüştürücü gücünü. Bu kesin. Gerçekliğin sınırlarını aşma, dışına çıkma, onu olduğu gibi anlatma illetinden kurtarır insanı. Soluğum açılıyor. Çiçekler, arılar. Su pırıl pırıl. Kuş yuvalarında çilli, mavi yumurtalar. Soyutlama, metafor, teşbih sanatı derken, kendime geliyorum. Kırk yıllık bir ödev duygusu, anlatımcı bir sanatsal bildirim hastalığı kemirip durdu kalemimi. Babama çekmiştim.

Adamda, güçlü bir görev bilinci ve nesnel dünyayı olduğu gibi anlatma ruhu vardı. Fark ediyordum bunu. Sıkılıyordum. Gerçeği estetize etme, mübalağa sanatıyla inceltme ihtiyacı duyuyordum. Maryam’a aşık olmamın bir nedeni de buydu sanırım. Ne yazık ki haddinden fazla kötümserdi. Babası, “sen Arşaguhi’ye benziyorsun,” demiş çocukken. Hem bundan, hem de “Hepimiz kurbanız,” sözünden dolayı Arşaguhi Teotig’e hayrandı. Bakışları, gerçeğin ötesine sarkıyor, gövdesinin her kıpırtısı beni ırgalıyordu. Bir hal oluyor, bir halden çıkıyordum onu görünce. İçimde uyuyan metaforlar, imgeler, doğanın derin insanileştiriciyi özüyle biçimleniyordu sanki. İnanmayacaksınız ama, bazen onları tuğla gibi kullanarak, insan merkezci anlayışın üstünde, iğdiş edilmiş resmi gerçeğin üstünde gerçeklikler kurmak geliyordu içimden.

Maryam, destur ve ruhsat vermemiş olsa da, sanatsal yaratıcılığın gücünü artırdı bende. Aşkın, sanatsal yaratıcılığı, sanatsal yaratıcılığın da yaratıcıyı özgürleştirdiğini duyumsadım ben. Emin olun, aşktan bunu hiç ummazdım. Kendi iç dünyama, kavuşamadığım aşk kandiline doğru yola çıkınca, dışım ile içim arasındaki fark silindi. İğfal etti aşk beni. Bu biraz fazla ama gerçekten öyle. Birçok şeyi hissedemiyordum. Gerçekliğin orospu halini, çok işlevli, karmaşık bir sistem olarak hissedemiyor, kavrayamıyordum. Geri bir estetik bilince sahiptim. İyiki de reddetti.

Kavuşsaydım, ne mal olduğu ortaya çıkardı aşkın. Bendeki bu değişimler de silinip giderdi. Benim aşkım farklıydı. Normal aşkta, vecd hali, umut, teslimiyet, boyun eğiş, iç çekiş, yalvarış, gereksiz işeyiş, salya-sümük ağlayış ve salakça bir samimiyet vardır. Hani şair Heinrich Heine der ya, “din, toplumun afyonudur.” diye. Normal aşk da öyledir. Uyuşturur. Ben uyuşmadım. Babam, zamanında, anama aşık olmuş uyuşmuş. Yirmi yıl, anam gibi bir kadını aramış hep. Şanslı. Denk gelmiş işte. Bir Kırgız arkadaşı vardı. Anama sık sık, ondan duyduğu bir sözü söylerdi, “seni araya araya bitim toygar, atım kuş kirazı gibi oldu,” derdi.

Babam küfüre değer veren bir insandı. Çok hoş küfrederdi. Yakışıklıydı. Akıllıydı. Herkesten, en çok da paradan nefret ederdi. Elektronik ilişkilerin parayı sanal bir dünyaya sürüp gizlediğini sezinlemişti. Paranın insan hayalinde gerçeküstü, esrarengiz biçimlere girdiğini, gizlendiğini ve peygamberler gibi güç kazandığını söylerdi. Anam öyle değildi. Gücünü cehaletinden alan bir kadındı. Bana takmıştı kafayı. Koca dünyada barınamadığımı anlamıştı. Üzülüyordu. “Takma kafanı oğlum,” diyordu, “sevdin mi sevginde barınırsın.”

İkisi de ölüp gitti. Geçmişe ve geleceğe, borçsuz gülümseyerek, huzur içinde ölüp gitti. İyi oldu. Anlattıkları acı hikayelerin ağırlığından kurtuldum. Lakin, benim ölümüm feci olacak. Yüceltilmiş imgeler, sezgisel yargılar ve kuşkularla doluyum çünkü. İçimde çok hikâye, çok yıkım, çok ölü var. O ölülerin içinde en ağır ölü de benim. Buna rağmen yaşam, sözün ve methin aciz kaldığı bir güzellikle gülümseyip duruyor bana. Eskisinden daha iyiyim. Zaman, eskiden omuz verirdi zamanıma, şimdi acı veriyor. Acı, bana aittir, yaşamı anlatıyor, sevdiriyor bana. Vartapet Karakin gibi kalkıp köy köy gezmek geliyor içimden, mezarlıklar, kayıp mezarlıklar dahil. 

…………………………………………
Melbourne, Eylül 2020
muzafferorucoglu@icloud.com

Vielleicht gefällt dir auch