HAKAN GÜRSES

Salgın toplumunun üç ayağı

2020, ardında bir dizi soru, endişe ve özlü söz bırakarak tarihe karıştı. “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” kehanetiyle “Güzel bir gelecek için büyük bir şans doğdu” umudu arasında sallanan tespit ve yorumlar eşliğinde uğurlandı bu kısa yıl. “Virüsten al haberi!” dedirtecek kadar anlam yüklendi salgın tarafından belirlenen şu dokuz aylık sürece.

“Neler olacak, neler artık hiç olmayacak, onların yerine neler gelecek?” türü müneccim soruları, bence siyasal önem taşıyan bir başka soruyu da kamufle etti bu arada. “Bu süreçte hangi toplumsal dinamikler açığa çıktı?” sorusunu…

“İnsanoğlunun” iyi ya da kötü karakter özelliklerini; kimin dost, kimin düşman olduğu türünden ifşaatı; “Direnç gücümüz ne noktadaymış, onu neler yaparak yükseltebiliriz?” tarzı “hayat felsefesi” öğütlerini ya da “Bu hastalık bize neler öğretti?” gibi bir boyalı basın zırvalığını kastetmiyorum kesinlikle.

İçinde yaşadığımız toplumlarda bazı belirleyici dinamikler, toplum mecrasının suyunu veren bazı kaynaklar olduğu kanaatindeyim. Bunlardan bazıları, mega trend türü, kısa ömürlü ama genel geçer eğilimler; bazıları ise iyice yapısallaşmış, kök salmış “düzenlemeler” ya da “tertibatlar” (dispozitif kavramı çoğunlukla böyle çevriliyor). Bir yandan bunlarla sabah akşam içli dışlı olduğumuzdan, diğer yandan da ideolojik söylemlerin parıltısı gözlerimizi kamaştırdığından olacak, “normal” zamanlarda pek de algılanamıyor bu dinamikler. Ama istisna hâli ve pandemi politikası tarafından belirlenen şu dönemde, kanımca toplumun hücrelerine sinmiş üç dinamik göze çarpmaya başladı: yürütme, biyo-iktidar ve ulusallık ilkesi. Yeni olgular değil bunlar kesinlikle; gelgelelim bu yoğunlukta toplumsal etkenler olmaları, yine de ilginç geliyor bana. Biraz daha yakından bakalım salgın toplumunun bu üç ayağına.

Fransız tarihçi Pierre Rosanvallon, demokrasilerde son otuz yıldır başkanlık sistemine doğru bir kayma eğilimi olduğunu tespit ediyor. Bunun temel nedeni olarak da güçler ayrımında yürütme ilkesinin yasama ve yargı ilkelerine göre giderek daha ağır basmasını, dolayısıyla meclisin öneminin hükümete oranla azalmakta oluşunu öne sürüyor. Son yıllarda demokrasi üstüne süregelen bilimsel veya kamusal tartışmalar her ne kadar temsil sorununa odaklansa da asıl nirengi noktasını kavrayabilmek için dikkatimizi temsilden (yürütme organı olarak) hükümete ve yöneten-yönetilen ilişkilerine çevirmemizi öğütlüyor Rosanvallon.

Tarihçinin tezi, son on yılda popülist siyaset temelinde otoriter rejimler yapılandırmaya koyulmuş “karizmatik devlet başkanları” olgusunu açıkladığı gibi, salgınla birlikte iyice açığa çıkan bir eğilimi de anlaşılabilir kılıyor. Seçmenler, hükümetlerinden krizi iyi biçimde “menaje etmesini” talep ediyor. Güçlü, işini bilen, dizginleri elinde tutan bir yönetici, yürütmeyi başarıyla üstlendiğinde “iyi hükümet” övgüsüne layık görülüyor. Tüm anketlerde puanlarını yükselterek “tavan yapıyor” böylesi liderler; hatalarına, iç çelişkilerine ve çoğunlukla anti-demokratik yaptırımlar uygulamalarına rağmen (ya da tam da bu nedenle!). Bu süreçte temsil mekanizmasının, özellikle de meclisin ve yasama ilkesinin kısmen ya da tümüyle devre dışı bırakılmasına rıza gösteriyor seçmenler. İyi bir “kriz menajerliği”, iyi işleyen bir demokrasiye, yani halkın “kendi egemenliği” sisteminin işlemesine tercih ediliyor aynı halk (demos) tarafından. Bu eğilim, özellikle olağanüstü hâl çerçevesinde görünür olsa bile, “normal” zamanlarda da alttan alta gizli yatağında akan ve demokrasinin temellerini gitgide çürüten bir tehlike aslında.

Anmak istediğim ikinci dinamik, biyo-iktidar kavramında şekil buluyor. Kavramı geliştiren Fransız düşünür Michel Foucault’ya göre, yaşamı temel alan bu “iktidar teknolojisinin” iki ayağı var: bir taraftan genel nüfusla bağlantılı bilgi ve stratejiler (halk sağlığı, doğum-ölüm oranların dengelenmesi, kalıtım, kitlesel risk ölçümleri vs.), diğer taraftan da bireysel yaşam (beden sağlığı, kişisel kondisyon, cinsellik vs.). Eski çağlarda egemenin “öldürtme veya hayatta bırakma” hakkı varken, bu yeni iktidar teknolojisiyle birlikte bunun tam tersinin ilke hâline geldiğini savunuyor düşünür. Yani devletin ve hükümetlerin görevi, bireyleri ve nüfusu “yaşatmak veya ölümüne izin vermek”. Foucault, böylelikle biyolojik anlamda yaşamın politikaya sokulduğunu söylüyor:

“Egemen iktidarın simgelediği eski öldürme gücü, yerini artık titizlikle bedenlerin yönetimine ve yaşamın hesapçı bir biçimde işletilmesine bırakır. Klasik çağ boyunca hızla farklı disiplinler –dil, okullar, kolejler, kışlalar, atölyeler– gelişir ve aynı zamanda siyasal pratikler ve iktisadi gözlemler alanında doğurganlık, uzun yaşama, kamu sağlığı, konut, göç sorunları belirir; yani bedenlerin boyun eğmesini ve nüfusların denetimini sağlamak üzere çeşitli ve çok sayıda tekniğin pıtrak gibi bitmesine tanık olunur. Böylece bir ‘biyo-iktidar’ çağı başlar.”[1]

Pandemi ve ona eşlik eden istisna hâli, biyo-iktidarın yalnızca hükümet politikalarında değil, tüm toplumsal yaşamda ne derece yerleşik bir temel “tertibat” olduğunu da sergiliyor kanımca.

Gelelim üçüncü dinamiğe, siyasal tahlillerimizde baş köşeyi tutan ulusallık ilkesine. Bu da en az biyo-politik kadar köklenmiş, tertibat işlevi gören bir dinamik. Her ne kadar, küreselleşme sürecinde ulusların anlamını kaybettiği iddiaları 1980’li yıllardan beri ortaya atılıyor olsa da… Salgın esnasında gördük ki, bugün tam anlamıyla bir “paradigma” (örnek dizi) konumunda ulusallık. Covid-19 hastalığının tanımlandığı andan itibaren, böylesine küresel bir olgu, derhal ulusal çerçevelerde algılanmaya ve tüm önlemler de ulusal sınırlar dahilinde uygulanmaya başladı. Halbuki (özellikle de ilk haftalarda) ulusal değil, bölgesel bir zeminde oluşmaktaydı salgın.

Buna rağmen, ilk önlem olarak sınırlar kapatıldı, ardından öteki ulus-devletlerin enfeksiyon, yoğun bakım vakası ve ölü sayısının ne kadar yüksek, “bizim” sayılarımızın ise ne kadar da “makul çerçevede” seyretmekte olduğu genel söylem oluverdi. Avusturya polisi, ilk “Lockdown” esnasında sokakta devriye gezerken, araba hoparlörlerinden “I am from Austria” şarkısını yayarak, halka “ulusal moral vermeye” çalıştı. Yine Avusturya’nın başbakanı Sebastian Kurz ve bazı bakanları, sonbaharda astronomik biçimde yükselen hasta sayısını “tatilini vatanında geçirip geri gelen” göçmenlere bağladı medyada. Aşı programlarının hazırlanmasında da (hatta AB ülkeleri arasında bile) büyük ulusal farklar olduğu gözleniyor bu günlerde…

Yürütmenin üstünlüğü, biyo-iktidara dayalı politikalar ve ulusallık ilkesinin egemenliği: bu üç dinamik, salgın sürecinde gün ışığına çıktı. Günümüzdeki siyasal ve toplumsal gelişmeleri anlamak için, bu üç dinamik arasındaki ilişkiyi yakından incelemek gerekiyor, kanımca. Küresel düzeyde seyreden sağa kayma olgusunu açıklayacak formülün, bu ilişkide saklı olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde Washington’da ABD meclisine saldıran sağcı güruhun söylem ve eylemlerine baktığımızda, o formülün canlı hâli çıplak gözle de seçilebiliyor galiba.

www.hakanguerses.at


[1] Michel Foucault: Cinselliğin Tarihi. Ayrıntı Yayınları 2007 (Çeviren: Hülya Uğur Tanrıöver), S. 103.

Vielleicht gefällt dir auch