SÜHA SERTABİBOĞLU

Şehir, zaman ve anlar üzerine | ‘62, Maket Seti’

İstanbul Julio Cortazar Latin Amerika edebiyatının en ünlü romancılarından, “62, Maket Seti” ise onun en ilginç yapıtlarından biridir. Ama bu yapıta roman demek romanın sınırlarını biraz fazla zorlamak olur. Zaten Cortazar, Samuel Beckett ve Marguerite Duras‚ın temsil ettiği Fransız ‚Yeni Roman‘ tarzına, yani kişisiz, olaysız, eylemsiz ve, ‚roman‘ kavramının tartışılmasına yol açmış bir anlatı ekolüne yakın sayılır ama yine de onlardan farklıdır. Aslında Cortazar Latin Amerika edebiyatından da farklıdır. Cortazar’ın en çok etkilendiği ve izinden gittiği yazar, yine onun gibi Arjantinli olan Jorge Luis Borges‚tir ki çoğu eleştirmen Borges’i Latin Amerika edebiyatından saymaz. Bence Cortazar da, büyük esin kaynağı ve ustası Borges gibi, Latin Amerika tarzından uzak, daha doğrusu herkesten uzaktır.

Bu romanı anlatmak çok zor; çünkü ortada belirgin bir kurgusal tema, okuyucuya aktarılabilecek bir olay örgüsü yok. Ama bu yapıtı anlatmanın olmasa bile duyumsatmanın, bu büyük edebiyatçının yarattığı o benzersiz evreni sizlere tanıtmanın bir yolunu bulmak gerek. Bu amaçla, kitaptaki iç içe geçmiş farklı boyutlara ayrı ayrı bakalım:

Kitapta baştan sona süregiden bir ‚vampirlik‘ izleği var. Bu kimi zaman bir yan motif, kimi zaman bir ima olarak dolaylı, kimi zaman da korku veren bir olayın aktarılması şeklinde doğrudan çıkıyor karşımıza. Vampirlik teması Transilvanya’nın, Macaristan’ın korkunç şatolarından gelip Orta Avrupa’nın eski ve ürküntü veren sokaklarında hüküm süren karanlık boyutudur yaşamın. Romanda, Transilvanya’nın bir şatosunda üzerine duvar örülerek uğursuz bir ölüme terkedilmiş vampir ‚Kontes‘ ve onun ruhunun beden bulduğuna inanılan Frau Marta adıyla beliriyor vampirlik olgusu.

Bir diğer boyut da yazarın (ya da romandaki adıyla Juan’ın) ‚Paredros‘ adını verdiği, başka bedenlerde yaşadığını düşlediği ‚alter ego’sundan oluşmuş düşsel (ya da kısmen düşsel) kişilerle olan ilişkisidir. Bu kişiler birbirinden farklı: Marrast, Calac, Polanco adlı erkekler; Helene, Nicole, Tell adlı kadınlar. Bu kişiler Juan’la ve birbirleriyle dostluk kurar, sevişir, kavga eder, ayrılır. Helene, Juan’ın umutsuz, erişilmez aşkıdır. Helene hep soğuk, mesafeli, tam anlamıyla mükemmel ve hep uzaklardadır. Onun emrini bekler bütün telefonlar; öncesi ve sonrası tufandır. Roman boyunca Helene figürü, vampirlik olgusunun karşısındaki aydınlık boyutu oluşturur.

(…) Rue de Vaugirard köşesi hâlâ Polidor’un yemek salonunda mevcuttu, yeni imgeleri yansıtan aynanın, mönüye bakmanın (…) hiç kıymeti yoktu. Sen de oradaydın Helene, (…) aynada (…) parçaları birbirinden ayırmak mümkün değildi. (…)

Bu ayna metaforu romandaki kişiler arasındaki ilintiyi gösteren önemli bir boyuttur. Aslında Helene, Juan’ın kendisinin bir kadında beden bulmuş halidir; kendi egosunun bir yansımasını erişilmez bir yüksekliğe atmıştır yazar ve Tanrı’yı öldürmüş hemen tüm insanlarda olduğu gibi, onun yerine konmuş, yalnızlıktan kurtulmak için düşlenecek, hep gözleyen, hep hesap verilen, hep sevgisi dilenilen, ama erişilmez bir tanrı-sevgili imgesi yaratmıştır kendisine Helene’den. Bu imge Juan’ın benliğinin kadın şeklinde bir yansıması, yani aynanın öteki tarafıdır. Aslında erkeğin (Juan, Calac, Polanco ya da Marrast’ın) nerde bitip kadının (Helene, Nicole ya da Tell’in) nerde başladığı belli değildir. Bilinç merkezi aynanın bir bu yanına, bir öteki yanına geçer. Anlatıcı bazan Juan ya da Polanco ya da Marrast’tır ama birden Helene ya da Nicole ya da Tell oluverir. Örneğin kadının içinden geçen düşünceler, anlatıcı erkek olunca sanki onun düşündüğü şeyi biliyormuş gibi, onu yanıtlıyormuş gibi, kaldığı yerden devam eder. (Bu biraz Carl Jung’un, erkekteki kadın arketipi olan anima ile kadındaki erkek arketipi olan animusun birbirini karşılıklı etkilemesi ve benlik-gölgebenlik ayrışmasını andırıyor gibiyse de elbette sonuçta ondan farklıdır. Çünkü gölgebenlik insanın ilkel-hayvansı yanıdır; oysa burada daha ziyade ‚kişilik bölünmesi‘ ya da yansıması gibi bir şey var.)

Romanın önemli bir boyutu da ‚anlar’dır. An, bilincin ana merkezidir ve buradan ileriye (geleceğe) ve geriye (geçmişe) doğru uzanan zamansal bir boyut; Paris, Viyana, Londra ve Milano’ya uzanan mekansal bir boyut ve bir de bu farklı mekanlara gidebilen farklı kişilerde yaşananların oluşturduğu, beden-ötesi bir düşünsel boyut vardır. Cortazar’ın fantastik anlatımı bir düş gibi değil de, daha çok, uyanık bir insanın iç monologları gibi, o anda -yaşanan ana bağlı olarak- düşledikleridir. Onun imgelemi, bulunduğu noktadan -yani andan- başlayıp çok farklı boyutlarda uzanan, yani belli bir hacmi tutarak ilerleyen bir imgelem evrenidir. Bu ilerleyişin rotası ise yaşamda gördüğü, karşılaştığı, yaşadığı ve düşünmek zorunda kaldığı şeylerle belirlenir. Yazar bu bütünlüğe ‚şehir‘ adını veriyor. Burada bu boyut başka bir boyutla karışır; bir siyasal sürgün, bir vatansız olan Cortazar kendini hep bir yabancı gibi görür. Fakat onun yabancılığı yersel olmaktan çok, düşünsel boyuttadır.

(…) Benim şehrim sonsuz otellerdir ve hep aynı otel, (…) en kötüsü, boş olduklarında sonsuz bir seyahate çıkmaktır içlerinde, (…) yabancı, şekilsiz yolcularla dolu bir tramvay içinde (…) Hepimiz dolaşırdık şehirde, (…) döndüğümüzde de ondan konuşurduk, Cluny’de otururken yollarını ve kumsallarını kıyaslardık. Paris’te ortaya çıkabilirdi şehir; Tell ya da Calac’ın karşısına Oslo’daki bir birahanede çıkabilirdi; birimiz şehirden geçip Barselona’da bir yatakta bulmuştu kendini, belki de tam tersi. Açıklanacak bir şey değildi şehir; sadece vardı.(…)

Juan, bir yörünge tutturmuş imgeleminin -yani şehrin- içinde, yersiz-yurtsuzluğun ve yer değiştirmenin simgesi olan otellerde ve tramvaylarda görür kendini sık sık. Her an, yeni bir yerdir; onun şehri sürekli değişen, ama Juan’dan bağımsız değişen bir şeydir ve kendisi ona yabancıdır. Şehri kendisine ait sanır; ama bu duygu, kuleleriyle, meydanlarıyla, bulvarlarıyla anılardaki sevgili bir kentin kendisine ait olduğunu düşünmek gibi bir şeydir.

Romanda zaman zaman yinelenen, şehri tamamlayan bir imge daha var:

(…) Latin mahallesinin sokaklarında ve çiseleyen yağmurunda kayıtsızca dolaşmak vardı, elinde olmadan Paris’te Noel arifesinin, yani herkesin evine gittiği bir gecenin boşluğunu hissetmek, sokaklarda olanlar sadece kararsız – nerdeyse suç ortağı gibi görünen insanlardır, yan gözle kafelerdeki ya da köşe başlarındaki barlara bakarlar, hemen hemen hepsi erkektir ama paket taşıyan bir iki kadın da vardır, 24 Aralık günü gecenin on buçuğunda sokakta olmak için tek bahane bunu bulduklarından belki de, hiçbiri ne genç ne de güzel olan, ama hepsi yalnız ve biraz ayrıksı olan bu kadınlardan birinin yanına gidip elindeki paketin içinde gerçekten bir şey var mı yoksa dikkatlice dertop edilmiş bir paçavra ve gazete yığını, herkes evinde otururken böyle yalnız başına yürümekten onu koruyacak bir yalan mı diye sormak gelmişti Juan’ın içinden. (…)

Buradaki, elinde paket taşıyan kadın figürü romanda sık sık karşımıza çıkıyor ve iletişimsizliği, yalnızlığı ve yalnızlıktan kurtulmak arayışlarını simgeliyor sanki.

Romanda alttan alta, boydan boya uzanan vampirlik olgusuysa, doğrudan belirtilmese de, aslında zamanı simgeler. Zaman, yaşamın, varoluşun düşmanı bir vampir değil midir? Dişlerinin açtığı delikten gençliğimizi, yaşamımızı, her şeyimizi çeker, kuru bir iskelet kalıncaya dek bitirir bizi; karanlığa götürür. Ondan kurtuluşumuz olmadığını bile bile ona karşı direnmeye çalışırız. Fakat ölüm o soğuk ve uzak sevgiliden daha çok seviyor bizi; daha vefalı çünkü.

Yazar, uzak, soğuk, acımasız sevgili figürünü vampir imgesinin karşısına koyar, ikisini birbiriyle yarıştırır sanki; ama melek-şeytan kontrastını andıran bu ikili de bazen -ayna örneğindeki gibi- birbirine karışır.

Romanda vampirin karşısına konan şey Helene ise de ona karşı sarılınan silah, andır. (Derinlemesine yaşanan her an, bir yılan gibi sinsice ve acımasızca kayan zamanı yere çivileyen, derine çakılmış bir çividir çünkü.) Romanın anlatımında bir andan daha sonraki ya da daha önceki bir ana atlamalar ve daha önce yaşanmış -ya da yaşanmış olması gereken- anların tekrar tekrar yaşanıyormuşçasına anlatılması, bir senfonik müziğin zaman zaman yineleyen temaları gibi estetik bir amacın yanı sıra, zamanın acımasız ve karşı konulmaz gidişine başkaldırmak, onu geçersiz kılıp akışı kendi eliyle belirlemek isteğinin dışavurumuymuş gibi geliyor bana. Anlık duyarlıkların büyük ustası Cortazar, karamsar bir izlenim vermesine karşın, anı yaşaması ve öne çıkarması bakımından karamsarlık kavramının dışında biri olsa gerektir. Cortazar‚ın „62, Maket Seti“nde yazdığı da zaten, yaşamın, dizeleri anlardan oluşan şiiridir. Onun ustası Borges‚e kulak vererek son verelim sözümüze:

“Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama…/… seyahat ederdim daha fazla./ Daha çok güneş doğuşu izler, / daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim./ Görmediğim birçok yere giderdim./ (..) Yeniden başlayabilseydim eğer, / yalnız ve mutlu anlarım olurdu./ Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten: / Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.

……………………….………………
suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch