HAKAN GÜRSES

Solun haritadaki yeri

Uzun yıllardır kafamı kurcalayan bir soru var, her imkân bulduğumda üstüne birkaç laf ettiğim: Sol dediğimiz belde bugün acep neresi? Şiirdeki gibi sorarsak: Sol ne yana düşer usta?

Bu soruya farklı açılardan yaklaşmak ve cevap vermek mümkün tabii. Yazılıp çizilenlere baktığımızda, birbirine karşıt iki fikir özellikle göze çarpıyor.

Bir kesim, siyasal bağnazlık göstererek “Marks, Engels ve Lenin’in yazdıklarını savunma ve hayata geçirme çabasından ibarettir sol,” demekte. Bu söylemin daha “mütevazı” bir çeşidi ise, “Ben nerede duruyorsam, sol orasıdır,” bakışı bünyesinde onyıllardır varlığını sürdürüyor. Bu da demek ki, sol adını verdiğimiz siyasal cenah, şahıs ya da örgüt merkezli bir perspektifle belirlenmiş, iki yüz küsur yıldır değişmemiş ve değişmesi hiç de gerekmeyen bir sabit nokta. Kutup yıldızı misali.

Diğer bir yaklaşımsa, bunun tersini iddia etmekte: “Dünya değişti artık! Sağ ve sol, eskimiş kavramlar ve bugün hiçbir şey ifade etmiyorlar.” Yani pusulamızı yönlere göre değil, moda mallar sunan siyasal söylem alışveriş merkezlerine göre ayar etmemiz vaciptir, başka deyimle up to date olan neresiyse, biz de oradayız.

Bence bu iki duruşun da haklı yanları var ama sanki bir güzelim fıkrayı kötü anlatıp, yüzüne gözüne bulaştırmış gibi dile getiriyor iki taraf da bu haklı yanları. Meramım şu: hem değişkenleri hem de değişmeyenleri dikkate almamız gerekiyor bence, solun enlem ve boylamlarını saptarken.

Günümüzde (burada ayrıntısına giremeyeceğim kadar fazla nedenle) sol cenahın sınırları gerçekten de iyice belirsiz hâle gelmiş durumda. Dolayısıyla bu sınırları kalın uçlu bir kalemle yeniden görünür kılmak gerekiyor, özellikle de sağa karşı. Sol, karşı kutbu sağa göre belirlenen bir bölge çünkü, tabii bu öteki taraf için de geçerli. Dolayısıyla, son otuz-kırk yılda sağın „sulandırdığı“, kendine mal ettiği ya da yalnızca lafız düzeyinde sahiplenip anlamsız hâle getirdiği sol değerleri, sol kavramları ve giderek sol tahayyülleri tekrar gözden geçirmek, gerektiğinde keskinleştirmek, bazen yeniden tanımlamak, bazense elden çıkarmak gerekiyor. Emperyalizm kavramından çelişki konseptine, devlet ve iktidar tahayyüllerinden etik standardlarına kadar bir dizi nokta için elzem bu. Aksi takdirde sağ ve sol, birbirine karışmış tuhaf bir pelte hâlini alacak iyice.

Beri yandan adına “solun kalıcı ilkeleri” denebilecek, sol cenahın “olmazsa olmazı” bazı temeller var. Sözgelimi, eşitlik ilkesi. Benim bildiğim hiçbir sağ toplum tasarımı, eşitlik ilkesini radikal biçimiyle hayata geçirmeyi şiar edinmedi bugüne dek. Ama durum bu noktada biraz karmaşık.

Eşitliğe giden yolda bazen farkların vurgulanması, farklılık politikalarının uygulanması gerekiyor. Örneğin, yüzyıllardır ezildiği ve ayrımcılığa uğradığı için, diğer (ezen) grupla eşitlenmesi neredeyse mümkün olmayan bir toplumsal gruba yönelik “pozitif ayrımcılık” gibi… “Klasik” sosyalist hareketlerin dağarcığında veya bünyesinde yer almayan böylesi bir fark kavramı, son yıllarda siyasal teoriyi ve pratiği en fazla meşgul eden konulardan biri.

Gelgelelim farklar ve ayrımcılık, sağ siyasetlerin de temel kavramları. Bu durumda aynı meseleye sol açıdan bakmak ve yine sağdan kalın çizgilerle ayrılan politikalar üretmek gerekiyor. Aksi takdirde, “Sağ ve sol bugün bir şey ifade etmiyor!” şarkısına eşlik etmiş olacağız. Ama bağnaz sol duruş, bu konuda pek yararlı değil. Mesela sınıf farkının temel çelişki, diğer farklarınsa (toplumsal cinsiyet ya da etnik kimlik) tali çelişki olduğu dogmasını ısrarla savunmak, sosyalizm dışındaki toplumsal hareketleri soldan tecrit etmeye, ittifak imkanlarını çiğnemeye, sosyalist hareketin kendisini de cılızlaştırmasına yol açtı bugüne dek.

Solun haritadaki yerini saptamak hem zaruri hem de zor zanaat, kısacası. Bir envanter çıkaralım öyleyse.

Sağ deyince devletçilik, otorite, tutuculuk, hiyerarşi ve itaat, iktidar, ekonomik rekabet gibi ilkeleri merkezine koyan grup ve hareketler geliyor aklımıza bugün de. Faşizm ve nasyonal sosyalizm türü “aşırı sağ” ideolojilerde ve onların günümüzdeki haleflerinde ise, ayrıca doğadaki güç ilişkilerinin bire bir topluma taşınması, yani keskinleşmiş “Sosyal Darwinizm” düşüncesi hâkim.

Sola baktığımızda ise, bu cenahın üç kaynaktan beslendiğini görüyoruz. Birinci kaynak, sınıf mücadelesi temelli, Fransız Devrimi’nden bu yana toplumsal hareketler ve onların mücadeleleri çerçevesinde dile getirilmiş ilkeler: adalet, özgürlük, eşitlik, dayanışma, ezilenlerden yana olma, enternasyonalizm gibi… Bunların bazıları, belirli tarihsel kavşaklarda terkedilmiş; sözgelimi Stalin döneminde enternasyonalizmin yerini “tek ülkede sosyalizm” tasarımının alması ve aslında sağın güçlü silahlarından olan milliyetçiliğin, solun da sahip çıktığı bir değer hâline gelmesi (millî demokratik devrim, ulusalcılık, yurtseverlik…).

1960’lardan başlayarak, sınıf eksenine başka “fark eksenleri” ekleyen Yeni Toplumsal Hareketler, ırkçılık, cinsiyetçilik ve homofobi karşıtlığını, feminist hedefleri, çevreciliği, hayvan haklarını, katılımcı demokrasiyi getirdi siyasete… Solun bu ikinci kaynağı, ifadesini ağırlıkla sivil toplum örgütlerinde bulmakta.

Bir de ağırlıkla liberter (özgürlükçü), otonom, anarşist hareketlerin öne çıkardığı ilkeler var: özyönetim, erksizlik, otoritesizlik, hiyerarşisizlik, şiddetsizlik, devletsizlik gibi. Sosyalist sol hareketin de, Yeni Toplumsal Hareketlerin de belki de en az önemsediği sol kaynağı, bence tam da bu ilkeler oluşturuyor.

Bugün pek çok sol hareket ve grup, kendini bu ilkelerin birkaç tanesine yaslayarak tanımlamakta. Ama bu üç kaynağın tümünü harmanlamayı başaran bir sol hareket yok bence. Acaba böylesi bir “harman”, solun enlem ve boylamını belirlemede pusula işlevi görebilir mi?

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca teorik olmamalı. Masa başında oturup, bilgisayarda çizebileceğimiz bir yön veya rota değil burada söz konusu olan. Toplum eleştirisi pratiğinde ortaya çıkacak bir süreçten söz ediyoruz. Aradığımız yeri, yani solun haritadaki yerini, yalnızca tanımlayıcı ilkelerin adını koyarak ya da onların bileşim olasılıklarını “hesaplayarak” değil, aynı zamanda o ilkeleri hayata geçirmenin yollarını da arşınlayarak bulabiliriz gibi geliyor bana…

“Devrimcilik” derken, belki de hep bunu kastettik zaten: gidilecek yeri de, oraya götürecek yolu da, yürürken bizzat tahayyül ve inşa etme çabası.

www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch