Still Life Fotografçılık | Nesnelerin dansı

Resimde Natürmort neyse fotoğrafçılkta Stil Life odur. Fotoğrafçı nesneleri bir araya getirir ve onları adeta yeniden yaratarak izleyene sunar. Başka bir deyişle fotoğrafçı fotoğrafı çekmez, adeta yapar; tıpkı bir ressam gibi.

İstanbul – Konusu cansız varlıklar veya nesneler olan Natürmort (Ölü Doğa), asıl olarak resim sanatına dair bir tanımlama. Orta Çağ’da dinî amaçlarla kullanılan natürmort, din dışı olarak ve gerçek anlamda 14. Yüzyıl’da görülmeye başlanmış ve 17. Yüzyıl’da da doruğuna ulaşmış. Rembrandt, Caravaggio, Velasquez olmak üzere birçok ressamın natürmort çalışmaları mevcut. Çağdaş sanatta da Gaugin ve Cézanne, Kübistler ve Salvador Dali gibi gerçeküstücüler de bu alanda eserler vermiş.

Natürmort’un bizim sanat tarihimize girişi de oldukça eski. Bugün Resim ve Heykel Müzesi’nde büyük karpuzlarını seyrettiğimiz Şeker Ahmet Paşa (1847-1906), Süleyman Seyit Bey ( 1842-1913), Hoca Ali Rıza ( 1858-1930) geçen yüzyılın büyük natürmort ressamları.

Bu girizgâhtan sonra, fotoğrafçılıkta Natürmort’a karşılık gelen Still Life’a gelirsek: Hareketsiz nesnelerin, genellikle de küçük nesnelerin bir grubunun fotoğraflanması olan Still Life’ın Türkçe bir karşılığı yok. Sözlüklerde Natürmort olarak çıkıyor karşımıza. Yani aslında Still Life, resim sanatıyla fotoğraf sanatını ayırmak için kullanılan bir terim. Sonuç olarak yapılan iş aynı. Ressam fırçasıyla, fotoğrafçı deklanşörüyle can veriyor nesnelere.

Still Life fotoğraf, stüdyo ortamında çekilen yemek ve ürün tanıtımı fotoğrafların aksine, kompozisyon ağırlıklı, tamamen ışık-gölge dengesinin kullanıldığı, oldukça çaba gerektiren, yaratıcılığın sınırlarını zorlayan, ışık ve kompozisyon becerilerinin önem kazandığı sanatsal çalışmalardır. Manzara ya da portre fotoğrafçılığına oranla da sonsuz kurgu olanağı vardır. Kompozisyon düşünmek bile başlı başına bir serüvendir. Fotoğrafçı nesneleri bir araya getirir ve onların güzelliğini yeniden yaratarak izleyene sunar. Başka bir deyişle fotoğrafçı fotoğrafı çekmez, adeta yapar; tıpkı bir ressam gibi.

Nesnelerin ta kendisi, hikâyesidir

Still Life, yukarıda da söylemeye çalıştığım gibi nesnelerin dile gelmesidir. Hayatımızda yeri olan, ama pek de önemsemediğimiz veya önemseyip sakladığımız nesnelerin, objelerin dansıdır, çığlığıdır. Kıyıya atılmış bir vazo, eski bir fotoğraf, kimbilir kimin dudağının değdiği bir kadeh, bir bardak, eski bir radyo, bir gaz lambası, bir çömlek neler neler anımsatır, neler söyler bize. Örneğin, ortasından kırılmış bir çömlek, üzerine konan dantel bir örtüyle birleştiğinde bir kadının ya en mutlu ya da en mutsuz gününü imleyebilir. [Bazı yörelerde gelin, erkek evine geldiğinde bereket olsun diye, ayağının dibinde, içinde bulgur, nohut, şeker gibi yiyecekler konulan bir testi ya da bir küp (çömlek) kırılır.] Bu çömleğin yanına kurumuş bir nar koyarsanız başka bir hikâye oluşturursunuz.

Ben çocukluğumdan beri eşya biriktiririm. Anısı olan hiçbir şeyi atmam. Evim bir müze gibidir. Bu eşyaların duygu olarak yaşattıklarını çok önemserim. Hepsinin bir ruhu olduğuna inanırım. Yani nesneler, aslında insanın ta kendisi ve hikâyesidir. Şimdi baktığımda, Still Life ile olan ilişkim beni hiç şaşırtmıyor.

Işık ve kompozisyon birlikteliği

Bir fotoğrafçının en önemli sığınağı ışıktır. Işık olmazsa fotoğrafçı sudan çıkmış balık gibi olur. İstediği kadar iyi ekipmana sahip olsun, çektiği fotoğrafın sanatsal değeri olmaz. Özellikle Still Life fotoğrafta ışık, yerinde ve kararında olmalıdır. Yani Still Life, ışık kusurlarını en çok gösteren bir kategoridir ve fotoğrafın sanatsal bir değer kazanabilmesi ancak dengeli bir ışıkla mümkündür. Bu büyük ölçüde doğal ışıkla elde edilir. Stüdyo ortamında ve flash kullanılarak çekilen fotoğraflar genellikle yemek ve reklamatik bir ürün söz konusu olduğunda çalışılabilir. Çünkü orada ürünün bütün detayları belli olmalıdır. Yani derinliğe ihtiyacımız yoktur. Oysa sanatsal Still Life da derinliğe ihtiyacımız vardır ve bunu ışık gölge dengesi verir.

Still Life’da en önemli ikinci unsur kompozisyondur. Kompoziyonu oluştururken objelerin birbiriyle uyumuna dikkat etmek gerekir. Ancak, bu uyumu bozacak, onu sıradanlıktan kurtaracak küçücük bir müdahale yapmak gerekir. Yani araya konacak başka bir obje, kompozisyonu daha da güçlü kılacaktır. Çünkü kompozisyonun „askeri nizam“ şeklinde dizilmesi, algıda estetiği bozar ve gözü yorar. Oysa küçücük başka bir obje, hem tekdüzeliği kırar hem de diğer objeleri daha iyi algılamamızı sağlar.

Kısaca, hem kompozisyon oluşturmak hem de ışık-gölge dengesini yakalamak zorlu bir süreçtir. Nesneleri bir araya getirmek bir hazırlık gerektirir. Bazen bir nesne beni çekime götürür, bazen de kafamda oluşan bir kompozisyon… Gece uykumdan kalkıp bir kompozisyonu çalıştığım çok olmuştur. Ve yine saatlerce uğraştığım bir çekimin bütün karelerini çöpe attığım da…

 

Bir çekimden sonra o fotoğraflara bakmak, içlerinden en iyilerini düzenlemek ve onları fotoğrafseverlerle buluşturmak büyük bir haz verir bana. Ve yeni çekim yapmak için içim kıpır kıpır olur. Nesneler beni çağırır. Fotoğraf için biriktirdiğim eski-yeni objeleri dolaşırım. İçlerinden biri hemen göz kırpar. Kompozisyonu oluşturmak için kafamda o nesneye eşlik edecek olan diğer nesneleri düşünürüm. Kompozisyonu oluşturduktan sonra da çekim hazırlıklarına başlarım.

Ne yazık ki bazı fotoğrafçılar tarafından Still Life küçümseniyor; fotoğraftan sayılmıyor! Tıpkı bir zamanlar Natürmortla uğraşan ressamların eserlerinin küçümsendiği gibi… Buna üzülüyorum! Çünkü sanat kalıplara sığdırılamaz. Yurt dışında Still Life ile uğraşan çok fazla sanatçı olmasına rağmen, Türkiye’de ne yazık ki çok az.

Kim ne derse desin, sonsuz bir yaratıcılık olanağı sunan Still Life fotoğrafın peşinden gitmeye devam edeceğim

………………………………………………..
Fotoğraflar: Emine Başa
eylulguz@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch