Teoride ve pratikte emperyalizm

Hem sağ hem de sol gruplar, emperyalist güçleri Türkiye’deki her kötülüğün temel sebebi ve sorumlusu, dolayısıyla da ulusun en azılı düşmanları olarak gördüler. Türkiyeli düşmanlar, bunların sadece işbirlikçisi konumundaydılar. Yani emperyalist güçler olmadan hiçbir ehemmiyetleri yoktu.

Viyana – 1974’te “Kıbrıs Barış Harekâtı” isimli savaş başladığında, ben çocuklukla ergenlik arasında seyreden kendi savaşımla meşguldüm. Aşırı sıcak bir temmuz olmuştu o yıl, aklımda öyle kalmış. Mahallenin “abilerinden” biri, ana caddemizin üstüne beyaz badana boyasıyla “Kahrolsun Yunan emperyalizmi” yazıyordu, havaya aldırmadan. Biz yeni yetmeler başına üşüşmüş, pek de bir şey anlamadan, meselenin anlam ve öneminden kendimize pay çıkarmaya çalışıyorduk.

Bir ara boya kutusunu elime tutuşturuverdi o abi. “Tut bakalım şunu da bir katkın olsun vatanına!” diye de azarladı. Ben bu özel konuma nail olduğuma mı sevineyim, yoksa ayak işlerine layık görüldüğüme mi bozulayım, pek bilemeden soruverdim: “Emperyalizm ne demek, abi?” Cevabını hiç unutmuyorum. “Senin ülkeni elinden almaya uğraşan, senin kadınlarına tecavüz eden yabancı düşmandır emperyalizm!”

Kıbrıs’ın benim ülkem olmadığını, “benim kadınlarım” adı verilen insanlara tecavüz edenlerin hemen hepsininse bizzat benim ülkemde doğup büyüdüğünü, hatta çoğunun o kadınların kendi ailelerinin üyesi olduğunu birkaç yıl sonra fark ettiğimde, artık ben ve yaşıtlarım ellerimizdeki boya kutularına daldırdığımız fırçalarla “Kahrolsun faşizm” yazmaktaydık sokak duvarlarına. Gelgelelim yoldaşlarımın büyük (ezici) kesimi için temel mesele hâlâ emperyalizmdi.

Belki “Yunan” değildi bu kesim için ana düşman (Yunanlılar, meyhane akşamlarında rakıya meze niyetine kardeşimiz oluvermişlerdi o arada). Amerika çok daha ciddi bir tehlikeydi sosyalizmin karşısında. Gizli servisiyle, kültürel hegemonyasıyla, ordusu ve jeopolitik stratejileriyle solun temel düşmanı hâline gelmişti ABD, 1960’lı yıllardan itibaren. Öyle ya, 1968’in Türkiye ayağı, 6. Filo’yu “denize dökme” (bu denize dökme metaforunu pek sever ulusalcı dil) eylemiyle ilk zirvesini yapmıştı. İşin içinde “bizim kadınlarımız” da vardı üstelik. Amerikalı denizcilerin “bizim” fahişelerimizi kiralamaları, gençlerin haysiyetini çok bozmuştu çünkü.

Dediğim gibi; sonraki yıllarda da hem sağ hem de sol gruplar, emperyalist güçleri Türkiye’deki her kötülüğün temel sebebi ve sorumlusu, dolayısıyla da ulusun en azılı düşmanları olarak gördüler. Türkiyeli düşmanlar, bunların sadece işbirlikçisi konumundaydılar. Yani emperyalist güçler olmadan hiçbir ehemmiyetleri yoktu. Böylece; Nikolay Buharin, Vladimir Lenin ve Rosa Luxemburg gibi Marksist teorisyenlerin bilimsellik çabasıyla araştırıp, ayrıntılı (ve kısmen birbirleriyle çelişkili) biçimde kapitalizmin bir safhası olarak işledikleri emperyalizm mefhumu, “yurdumuza vatanımıza göz dikmiş dış güçler” indirgemesiyle algılanır oldu.

Aslında Ahmet Mithat’ın 1875’te yayımlanan Felâtun Bey ve Râkım Efendi romanında konu edilen ve Tanzimat’tan beri aydınların yakasını “Hangi kültür?” tartışmalarıyla hiç bırakmamış olan “Doğu/Batı meselesi”, siyasal ve ekonomik anlamda da emperyalizm meselesiyle bütünleşti. Böylelikle emperyalistler de “Batı” oluverdi, başka deyişle “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”. Durum bugün de pek farklı değil. Emperyalist dış güçlere Rusya ve biraz da Japonya eklendi aradan geçen zaman içinde, hepsi bu.

Bir tek emperyalizm için geçerli değil bu yazdıklarım. Türkiye’de sol hareketler, siyaset felsefesi ile, adına zarif tabiriyle “ilginç” diyebileceğim bir ilişki sürdürür oldum olası. Mesela “Teori pratiğin kılavuzudur” diye bir anlayış hakimdir bizim cenahta. 1970’li yıllarda bu cümle hadis gibi zikredilirdi. “Teoride ve pratikte bu böyledir!” denirdi ardından da. Diğer taraftan tartışma anlaşılması zor ve çetrefilli bir noktaya vardığında, “Bunlar teori, arkadaşım; işin sınıfsal boyutu nerede?” diye bir tepki gelirdi genelde. Hele klasikleri eleştirel okuma ve yorumlama hedefli her çaba, “laf ebeliği”, “burjuva düşüncesi”, “ideolojik sapma” gibi pek de sevimli olmayan tanımlara maruz kalırdı.

Dolayısıyla teori, birkaç “temel ilkenin” üstüne kulaktan duyma özlü sözlerin eklenmesiyle oluşan ve her hareketin kendi siyasetini doğrulama işlevi yüklediği dogmatik yapılara verilen ad olarak kaldı. Bugün de pek farklı değil durum. Belki bunları bu biçimde tartışan kesim biraz küçüldü ama teoriye yüklenen işlev hâlâ ayni.

Kuşkusuz toplumun yapısı, tarihi, eğitim geleneği, aydınların o gelenekteki toplumsal konumu, akademik cemaatin kendini algılayışı gibi unsurlar, önemli rol oynuyor bunda. Başka nedenler de var elbet; dinin düşünceye etkisi, feodal iktidar ilişkilerinin sol hareketlere yansıma biçimi vesaire gibi… Tabii bu listeye, teorinin kendi “açık” ya da “kapalı” yapısını da bir etken olarak eklemek gerekir.

1970’li yıllarda ayrıca ciddi bir sorunumuz vardı Türkiyeli solcular olarak. Marksist literatürü bir tarafa bırakın, bizzat Marks ve Engels’in en önemli yazıları bile ya henüz hiç çevrilmemişti ya da anlaşılması çok zor çeviriler olarak dolaşımdaydılar. Sonradan Perry Anderson’un “Batı Marksizmi” üstüne kitabıyla ya da Louis Althusser çevirileriyle “bize gelen” yeni teorik yorum ve yaklaşımlarla tanışmak için, mutlaka İngilizce, Almanca veya Fransızca bilmek gerekiyordu. Hem de esaslı biçimde. O isimleri duymuş olmak, dolayısıyla çıkan çevirilere ilgi duyup, onları okumak için dahi gerekliydi yabancı dil bilgisi.

Bugün durum farklı. Türkçe okunabilecek çok daha geniş bir siyasal literatür duruyor önümüzde (bazılarının çevirileri yine pek ahım şahım olmasa da). Ayrıca yabancı dil bilen, bu metinleri orijinal dilinde okuyabilenlerin sayısı çok daha yüksek. Bir yandan da akademik çerçevede sürdürülen tartışmalar, yayımlanan makale ve kitaplar, o yıllarla kıyaslanamayacak nicelik ve nitelikte.

Eskiden Marks, Engels, Lenin, Stalin (Troçki’yi bir tek Troçkistler zikrederdi), Mao, Enver Hoca ya da Mahir’in “dediği gibi” çizgisinde yürütülen “teori tartışmaları”, günümüzde Hegel, Spinoza, Žižek, Rancière, Butler veya Badiou olmadan işlemiyor artık. Hatta son günlerde bir sosyoloji doktorası gibi tartışılmakta olan şu Netflix dizisi “Bir Başkadır” üstüne yazılan yorumlarda bile alıntılandı bu yeni demirbaş yazarlar.

İsimler yeni ama işlevleri değişmedi. Düşmana yönelik cephane ve siyasi pratiğe yönelik navigasyon cihazı görevi yüklenmekte, teoriye ve içerdiği isimlere, bugün de… Amacı kendi doktrinini meşru kılmak, dili keskinlik, yapısı dogmatik binalar hâlâ, siyaset teorileri. Üstelik yalnızca “klasik sol” için değil, sözgelimi kimi “post kolonyal” siyasetler için de geçerli böylesi bir teori anlayışı. Türkiye dışında da durum bu.

Peki teoriyle başka bir ilişki kurmak mümkün değil mi? Bunun için, öncelikle Aristoteles’in yapay teori-pratik ayrımından beslenmeyen, teorinin de bir pratik olduğunu unutmayan bir kavrayış gerekli sanırım. Madem yeri geldi, bir isim de ben vereyim oldu olacak. Mesela, unutulmuş felsefeci Paul Feyerabend, bu konuda ufkumuzu genişletebilecek bir yazar bence. Ama adamcağız, sınıf savaşı ve yurt-vatan-ulus meselelerine pek girmediği için, emperyalizmin uşağı filan diye görülmeyecekse tabii…

Resim: Edward Linley Sambourne (1844–1910) - Punch and Exploring History 1400-1900: An anthology of primary sources, p. 401 by Rachel C. Gibbons, https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=1765203

www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch