HAKAN GÜRSES

Ütopya

İngiliz yazar ve devlet adamı Thomas Morus’un 1516’da yayımlanan romanı Ütopya (Utopia), hem bir edebiyat türüne hem de bir düşünsel figüre ismini vermiş oldu. Yunancada yer ve ülke anlamına gelen topos sözcüğüne ou (olmayan/yok) ve iyi/güzel anlamına gelen eu ön eklerini koyarak türetmiş bu kavramı Morus. Mükemmel bir toplumu anlatan ilk “devlet romanı” belki de Ütopya. Tomasso Campanella’nın 1602’de yayımlanan Güneş Ülkesi ve Francis Bacon’un 1624’te çıkan Yeni Atlantis kitapları, bu edebiyat türünün ardıl örnekleri olmuşlar.

Ütopik romanların mekân, zaman ve bağlam boyutlarında göze çarpan ortak özellikleri var.  Birincisi; hepsi de, çağdaşları olan Avrupalı okuyucuların görmediği, yerini bilmediği ve zor ulaşılabilen kurgusal kara parçalarında geçiyor. Olmayan topraklara konuşlanmış ideal toplumlar anlatılıyor kitaplarda, başka deyişle.

İkincisi, romanların geçtiği an ile anlatılış anı arasında kayda değer bir zaman farkı yok. Yazarlar, söz konusu “ülkeleri” görece kısa bir süre önce ziyaret etmiş olduklarını iddia ediyorlar. Yani ütopyalar, mekânsal anlamda kendi yazarlarına ve onların okuyucularına uzak olsalar da zamansal anlamda uzak değiller. Dolayısıyla da anlatılan kurgusal öykülerin geçtiği zaman gelecek değil, tersine, yakın geçmiş…

Üçüncüsü ise; 16. ve 17. yüzyılda yazılmış olan bu kitaplar, aslında (bilinçli ya da istemeden) kendi çağlarını yansıtıyorlar. Her ne kadar “ideal” bir toplumu resmetseler de kendi çağlarının ve çağdaşlarının doğal kabul ettiği olgulardan (mesela kölelik sisteminden) aynı doğallıkla söz ediyorlar. Ütopyalar, belki de kolektif bilinçdışının bir oyunu sonucu, özenilen bir gelecekten çok, kendi ortaya çıktıkları bağlamlar hakkında bilgi veriyorlar gelecek kuşaklara.

Ütopya, 18. yüzyılın başlarına kadar mekânsal bir kavram. Yazarlar, az önce de değindiğim gibi, bu mekânları uzak ve ulaşılması güç yerler olarak tanımlıyorlar. Tesadüfen rastladıkları bu ülkelerin sakinleriyle vedalaşırken, hiç kimseye oradan bahsetmeyecekleri sözünü veriyorlar. Mekânsal anlamda ulaşılmazlıkları, ütopyaların ulaşılamaz kurgusal yapılar olduğuna da bir vurgu kuşkusuz. Zaten asıl işlevleri, kendi dönemlerine yönelik eleştirel bir bakış oluşturmak. Tasvir ettikleri mükemmel toplumlar, aslında tam da yazarların kendi toplumlarına birer “karşı dünya” aynası tutmak için kurgulanmış. Dolayısıyla, ulaşmak için tasarlanan toplumlardan çok, hâldeki sisteme, ülkeye, düzene bir eleştiri niteliğinde, ütopyalar…

18. yüzyıl ikinci yarısından itibaren ütopyaların “zamansallaştığını” gözlemliyoruz. Louis-Sébastian Mercier‘nin 1770’te yayımlanmış 2440 Yılı (L’An 2440, rêve s’il en fut jamais) adlı romanı, tam da bu dönüşümü işaretliyor. Mükemmel toplum kurgusu, ulaşılamayacak uzak ülkeden, geleceğe kaydırılıyor bu kitapta. Anlatılan olaylar, gelecekte geçiyor. Böylelikle, yazar ve anlatı arasında zamansal bir kopma, buna karşılık mekânsal bir bütünleşme oluşuyor. Mesafe, zaman üstünden kuruluyor artık; öykünün konumuysa, yazarın konumuyla aynı: Mercier, 1770’in Paris’ini, 2440’ın Paris’iyle yüzleştiriyor. Zamansal ütopya, bugüne ulaşmış bir edebiyat ve siyasal yazım türü…

Tabii yaygınlığına uygun düşecek biçimde, bir dizi eleştiri ile de karşılaşmış ütopya. Sanırım en ünlü eleştiriyi, Friedrich Engels’in Ütopik Sosyalizmden Bilimsel Sosyalizme kitabında buluyoruz. Engels, ütopik öğretiler olarak nitelediği gelecek tasarımlarının özellikle bir yanını eleştiriyor. Yukarıda da altını çizdiğim, ütopyaların aslında kendi çağlarını, kendi bağlamlarını yansıttıkları noktasını. Ütopik tasarımlar, kendi çağlarında buldukları renklerle, bizlere bir gelecek resmi çiziyorlar, diyor Engels. Bu nedenle de sözgelimi Saint-Simon, Fourier veya Owen’in bize sundukları, “fantezi ürünü” sistemlerdir ve aslında Aydınlanma çağının burjuva dünyasını yansıtırlar.

Bu yargıyı ya da kitapta alternatif olarak gösterilen (Karl Marx’ın kendi ortak toplum kuramlarını tanımlamak için kullandığı) “bilimsel sosyalizm” kavramını nasıl değerlendirirsek değerlendirelim, bugün tuhaf bir durumla karşı karşıyayız. Her ne kadar klasiklerin çizgisinde kalınsa da günümüzde sol cenahta ütopya kavramına ve ütopik tasarımlara yönelik hiç de küçümsenemeyecek bir sempati söz konusu. Bir ütopyası, bir “vizyonu” olmayan toplum kuramları ve siyasetler, sol gruplar ve yazarlar tarafından “sisteme hapsolma” suçlamasıyla eleştirilmekte. Buna; sol hareketlere, özellikle de Marksist hareket ve kuramlara yönelik olarak ana akım medyada ve siyasette dile getirilen “ütopik fikirler bunlar” küfürleri de eklenince, garip bir manzara çıkıyor ortaya. Ve şu soru, anlaşılır nedenlerle hepimizin kafasını kurcalıyor: “Biz şimdi ütopyadan yana mıyız, ütopyaya karşı mıyız?”

Bu, gerçekten de zor bir soru. Ütopyaların bir “karşı dünya” kurgulayarak, topluma eleştirel bir ayna tutma işlevinden söz ettim. Bu, eleştirel söylemlerin hatırı sayılır bir bölümünce uygulanan bir yöntem: tasarlanabilen bir gelecekten yola çıkarak bugünü anlamak ve yargılamak. Beri yandan, yine yukarıda değindiğim gibi, kendi çağı ve yaşam koşulları ütopyalara bir anlamda “bilinçdışı” yoluyla sızıyor hep. Yani, geleceği anlatırken, aslında farkında olmadan bugünden söz ediyoruz. Bir de tabii, kendi tarih felsefesini doğrulamak için geleceğin nasıl olacağını ve olması gerektiğini “tarihsel yasa” olarak göstermeye çalışan bir boyutu var “bilimsel sosyalizmin”. Üzerinde düşünülmesi gereken sorular doğuruyor bu noktalar.

Alman kökenli ABD’li siyaset kuramcısı Hannah Arendt’in sözleriyle bitirmek istiyorum:

“Dünyanın gidişatı, yalnızca, yeni doğanların kendiliğindenliğini, yeni bir şeye başlayabilme hakkını ellerinden almak pahasına determinist anlamda belirlenebilir ve öngörülebilir.”

………………………
Foto: Hieronymus Bosch – The Garden of Earthly Delights – Garden of Earthly Delights (Ecclesia’s Paradise).jpg

www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch