CENGİZ KÖSE

Ya doğa ‘komünist’ olmasaydı

Bu yazımızın ana başlıktaki üçüncü sözcüğüne mesafeli duran, önyargılı veya karşıt olan insanlarımızdan, özellikle tüm yazıyı okumalarını rica ediyoruz.   

Çocukluk yıllarımızda, bilmediğimiz bazı konularla ilgili, ilk duyduğumuz dedikodulara inanır ve bilinçaltımıza yerleştiririz. Dedikodular bilinçaltında ‘mutasyon’a uğrayarak ileride önyargıya dönüşüyor. Önyargı aklımızı ve gizli yeteneklerimizi kullanmamızın önündeki en büyük engeldir. Önyargılardan kurtulmanın tek yolu, bunları bilgiyle değiştirmektir. Bilgi “hayır” sözcüğünü kullanarak başlar, hayatı sorgulayarak kendimize güveni sağlar ve fikir üreterek kişiliğimizi özgürleştirir. Özgür insan kendisine hakim olmayı başarır ve kararlarını kendisi verir. Kendisine hakim olan, başkasına biat etmez ve her türlü olumsuz dış etkileri fark ederek, suni gündemlere de alet olmaz.

Değirmeni döndüren suyun sahibi

Komünist’ sözcüğü kullanılmaksızın sadece içeriği anlatıldığında, buna, emeğiyle geçinen ve karşı çıkacak insan sayısı azdır. Çünkü komünist’ kavramının hayattaki karşılığı; ortakçılıktır. Doğanın ortak toprağına, ortak havasına, ortak sıcaklığına ve ortak suyuna her insan muhtaçtır. Bunlar doğuştan itibaren doğanın insana verdiği temel yaşam koşullarıdır. Sofradaki yemeğin ortakça paylaşılmasına kim karşı çıkar? Bugünki kamusal alanların, yerel idarelerin kökeninde de ‘komün’ var. Batının birçok ülkesinde belediyeye ‘Kommune’ denilir (ortak yaşam alanı). Apartmanın ortak kullanılan merdiven dairesine de ‘komün’ diyebiliriz. ‘Kamu’ sözcüğünün kök anlamı da ‘komün’le kesişiyor.

Komünistlik/ortakçılık hakkındaki önyargıyı söküp atabilmek için ‘Komünist İmam’ adlı roman (Hasan Kıyafet, Mavi Yaka yay. 2011), yararlı bilgi kaynağıdır. Ömründen sadece üç gününü ayırıp romanı okuyup ve anlayan herkes, üç asırdır çektiği önyargı sancısını, Bololuk köyüne sunulan receteyle dindirebilir. Komünist İmam’ın köylülerle paylaştığı kelam; ezberleri bozuyor, betonlaşmış akılları karıştırıyor ve şartlandırılmış suskunluğu konuşturuyor:

Sizi yanlış yönlendiren parmağa değil, gösterene ve gösterdiği yere bakacaksınız. Değirmeni döndüren su da, dönen taş da Allah’ındır. Bundan beri, unlar bedava öğütülecektir, köyün ortak malı olacaktır. Tanrı deldiği boğazı aç koymaz. Yerlerin ve göklerin sahibi Tanrı’dır, kişi mülkiyetine giremez.”

Bayburt’un köy imamı, insan ve doğa arasındaki bağı, su değirmeni örneğiyle ortaya koyuyor. Yerlerin ve göklerin insana ait olmadığını söylüyor. Ancak insan, bu kuralları çiğneyerek, kendisine ait olmayan toprağı gasp etti. Gasp etmenin batı dillerindeki anlamı ‘privat/privare’dir. Oysa doğa, uyum sağlayan her insana, ortak kaynaktan hakkını verir.

Ya doğa komünist olmasaydı?

Yeni doğan bebekler ilk nefeslerini alabilir miydi?
Oksijen tüm insanlara gerekli miktarda yeter miydi?
İnsan ve diğer canlılar hayatta kalabilir miydi?
Güneşin okları toprak anaya saplanmadan, buğday doğabilir miydi?
Dünya nüfusunu doyuracak ortak toprak kalır mıydı?
Herkese ve yeryüzüne eşit yağmur damlayabilir miydi?
İstiyen pınarın başında susuzluğunu giderebilir miydi?
Sağlığımız için gerekli sayıda orman, bitki ve ağaç olur muydu?
İnsandaki su ve et oranı, denizlere ve kıtalara denk gelir miydi?
Okyanusun bütün balıkları canlı kalır mıydı?
Kuşlar aynı havada kanatlanabilir miydi?
Arılar her çiçekten nektar alabilir miydi?
Gökyüzündeki yıldızlar herkese görünür müydü?
Gökkuşağı bütün renkleriyle ortaya çıkar mıydı?
Her nesne aynı hızla yere çekilir miydi?
Güneş herkese aynı sıcaklıkta yakın olur muydu?
Sıfır ve kırk derece her yerde aynı hissedilir miydi?
Bir çiçekle baharın gelmeyeceğini öğrenebilir miydik?

Doğanın kanunları

Doğanın kanunlarıdır insanı yönlendiren. Doğa herkese aynısını yaptırıyor. Bir çiçekle baharın gelemiyeceğini bize öğretiyor. Yağmur yağdığında şemşiyeyi açtırıyor veya kapalı alana yönlendiriyor. Sıkı giyinmeden kar boranda yürümemize izin vermiyor. “Kışın sonu bahardır”, ezgisini o bize söyletriyor. Sonsuz özgürlüğün ve düzensizliğin olamayacağını, tekrarladığı kurallarıyla hatırlatıyor. Bazen ırmak boylarında, bazen kırlarda ve bazen dağlarda ve ovalarda kucak açıyor insana. Nerede nasıl ve ne için yaşayacağımıza biz değil, doğanın çoğrafyası karar veriyor.

Bir çekirdek dünyayı değiştiriyor

İlkel insan yaklaşık 2,8 milyon yıl, doğaya savaş açmadan hayatta kalmayı başarır. Bu zaman dilimini büyük filozof Friedrich Engels, İlkel Komünist Toplum olarak tanımlıyor. İnsanlık tarihinin en uzun periyodunu kapsayan bu süre zarfında, insan doğayla bütünleşir ve türünü son buz çağına kadar, sürdürür. Buzul çağı çözüldükten sonra, yeni bir dünya canlanır ve tabiat insanı verimli toprağa çeker. Doğayla uyumlu yaşayan insan, arayıp bulduğuyla yetinir.

Ancak 12 bin yıl önce bir buğday çekirdeği, insanlık tarihinin yönünü alt üst eder. Yerleşik tarım toplumuna geçiş; işi, üretim fazlasını, sınıflara bölünmeyi ve mülkiyetin ortaya çıkmasını sağlar. ‘Das Kapital’in (Karl Marx) on dördüncü bölümünde şöyle bir not yer alır: “Her insanın yapacağı iş, kendi ekmeğini üretmeye yetseydi, özel mülkiyet olmazdı.” Özel mülkiyet üzerindeki kavga, insanın doğaya karşı savaş açmasıyla devam eder. Dünyayı sömüren insan, varlığını sürdürebilir mi? Kapitalizm, tekelcilik ve sömürü, hayatın yaşam kaynağı olan ‘komünist doğa’nın yapısına, uygun mu?

Doğanın düzeniyle uyum

İnsan doğaya karşı başlattığı savaşın son evresine yaklaştı. Tarih öncesi 2,8 miliyon yıl doğayla uyumlu yaşamayı başarmıştı. Ancak son 250 yıllık kısa dönem, dünyanın ve canlıların varlığını tartışılır hale getirdi. Doğa, ilkel uyumlu insanla barışıktı, ancak ‘çağdaş’ uyumsuz insanla devam etmemeye kararlı. “Çağdaş” insan topraktan ve sudan yararlanmayı ücretle belirliyor. Kapitalizm güneşin sıcaklığını ve oksijenden yararlanmayı da ücrete bağlamak ister. Bunu yapacak güce sahip olursa, doğaya hükmetmede geri durmaz.

Ancak insan eninde sonunda doğanın düzenini, tekrar kabullenmeye mecbur kalacaktır. Birleşmiş Milletler (BM) 190 ülkeye; “kollektiv dünya, sürdürülebilir kalkınma, kaynak temelli ekonomi, kamusal yarar, doğanın ve iklimin korunması” gibi anabaşlıklarla, uygulanması gereken yol haritasını çizdi. 2030 ajandısında yeni dünyanın inşaasına giden yolda, doğa öne çıkıyor. Dikkat çekici olan BM’nin belirlediği tüm kavramların kapitalizm ve sömürüye zıt olmalarıdır. Biz istiyor olalım veya olmayalım, BM yazsın ya da yazmasın, ülkeler ikna olsun veya olmasın; doğa, yapacağını nihai yapacaktır. İnsan yerkürede varlığını sürdürmek istiyorsa, doğanın komünist düzeniyle, uyum içerisinde yaşamayı öğrenecektir. Bilimsel araştırmalara göre, yeryüzünde yaşayan bütün canlıların sadece %0,01’ini insan oluşturuyor; geriye kalan %99,9 canlıların varlığına insan mı, yoksa doğa mı karar verecek?

Dünyanın %80´ni sosyalizme mecbur

Dr. Jürgen Bruhn yapay zekayı konu aldığı kitabında, geleceğe projeksiyon yaparak 2050 yılından sonraki dünayayı anlatıyor. Geleceğin dünaysında ekonominin kaynak temelli, sürdürülebilir ve sınırlı olacağını ve bugünki ‘rekabet’, ‘sınırsız büyüme’ ve ‘tekelleşme’ gibi terimlerin, ilkel döneme ait olduğunu, bu yüzyıl içerisinde söyleneceğini analiz ediyor.

Paralel bir ekonomik yapının inşaa edilmesiyle, gezegendeki %20 insanın yapay zekayla birlikte çalışması, tüm ihtiyaçların karşılanmasına yeterli olacakmış. %80’nin yaşamına kamusal devletlerin kurulmasıyla devam edileceği, ilgi çekici tespitler arasında. Yüzde sekseni işsiz bırakan yapay zekadan vergi alınarak, herkese maaş verilmesi, ayrıca sağlığın, eğitimin, ulaşımın ve barınmanın kamusal devletin denetimine geçmesiyle, gelecekte insanın yapay zeka dünyasındaki varlığının, nihai güvence altında olacağı öngörüler arasında. (KI – Schlägt die Maschine den Menschen? Tectum Verlag 2019)

cengiz_aut@outlook.com

Vielleicht gefällt dir auch