SÜHA SERTABİBOĞLU

Yeraltından bir roman | Hırsızın Günlüğü

Jean Genet dünyada çok ünlü, fakat ülkemizde pek fazla tanınmayan bir yazar. Bunun nedeni bence, onun yazdıklarını okuyacak kadar midesi sağlam okurun ülkemizde pek bulunmadığı düşüncesidir mutlaka. Bu yapıt dünyada büyük gürültülerin kopmasına, edebiyatın özüyle ilgili birçok felsefi sorunun ilk kez derinliğine tartışılmasına yol açmış, yani Pandora’nın kutusunu açmış, belalı bir romandır.

Jean Genet 1910 yılında, bir piç olarak doğmuş; annesi de onu bırakıp kaçmış. Gözünü yetimhanede açan, on yaşına geldiğinde oradan da kaçan bu çocuk bir eşcinsel, bir hırsız ve sonra da bir yazar olmuş. Genet işte bu ilginç yaşamını anlatıyor her şeyin, isimlerin bile gerçek olduğu bu, „Hırsızın Günlüğü“ adlı romanında. Fransa’dan kaçıp tarihinin en çalkantılı dönemlerini, en kanlı boğazlaşmalarını yaşayan Avrupa’da İspanya’dan Yunanistan’a, Fas’tan Polonya’ya dek her yere gidiyor; gittiği her yerde hırsızlık yapıyor, dileniyor, fahişelik yapıyor, adam soyuyor. Çevresindeki insanlar hep hırsızlar, katiller, pezevenkler, uyuşturucu kaçakçıları, polisler, oğlancılar, vatan hainleridir. Yaşam köprüsünün altında yaşayan bu süprüntülere, bu ürkünç insanlara bir övgüdür bu roman.

Aslında Genet’in şiirsel bir dille betimlediği o dünyada, normal yaşamda varolmayan bir şey dikkati çeker: Açıklık, içtenlik; kendine karşı dürüstlük yani. (Normal yaşamda insanların çoğu başkalarına karşı dürüsttür belki ama, hiç kimse kendine karşı dürüst değildir çünkü.) Biz yaşam ırmağının ortasından akarız. Burada akıntı gür, su temizdir. Ama kıyılarda girintiler, çalılar, girdaplar var ve bütün pislikler orada, kıyılarda toplanır. Normal yaşamda her şey olağandır; insanlar kibar, sevecen, uygardır; daima bir  „her şey normal, her şey yolunda“ duygusu vardır; der ki bize „Suyun akışından sapma, sürüden ayrılma, yoksa dışlanırsın, yalnız kalırsın; sakın ha!…“

Genet’in dünyasındaysa suyun ortasındakilerin kötü, iğrenç, tehlikeli, sapıkça bulduğu, vebadan kaçar gibi kaçtığı şeyler var. Genet’in betimlediği o yaşam, sosyal kabuk kaldırıldığında görünen ürkünç ve iğrenç manzaradır. Onca pisliğin, sefaletin, vahşetin arasında, başka yerde göremediğimiz bir şey, hiçbir bağla hiçbir şeye bağlı olmayan insanlara özgü, vahşi bir özgürlük parlar. Genet bu dünyanın insanlarına tapar sanki; yalnızca gözüpek olanların yaşayabildiği, polise teslim olmanın bile dinlenmek anlamına geldiği bu amansız dünyanın insanlarında vahşi, yırtıcı bir hayvanın soylu güzelliğini, gücünü ve yalnızlığını görür; onları yüceltir. Çamura, pisliğe bulanıp bitlenmenin, üç kuruş için adam öldürüp dilenmenin övgüsüdür bu. Suç işlemekten duyduğu cinsel zevki korkusuzca dile getirir.

Cinselliğin suça dönüştürüldüğü bir dünyada suçun da cinselliğe dönüşmesinde tuhaf bir şey olmasa gerek.

Aslında, yaşamın yalnızca entelektüel niteliği yüksek alanları değil, her alanı yaşanmaya değer. Genet’e göre yaşam, içinde bulunulan andır; gelecekle ilgili hiçbir hesabı, hiçbir tasarısı yoktur. Dünyada olmaktan, o rezilce koşullarda bile olsa yaşamaktan mutludur. Jean Genet, varoluşçu edebiyatın başyapıtlarından sayılan Hırsızın Günlüğü‘yle estetize ettiği yaşamında geçirdiği şiddetli ve aşağılayıcı cinsel deneyimleri nerdeyse mistik bir tarzda betimliyor; aşağılanmanın, çamurlarda sürünmenin alçakgönüllü onuruna tapınıyor sanki. Jean Paul Sartre, “Aziz Genet; Oyuncu ve Kurban” adlı incelemesinde Genet’in kendini küçük düşürme ve aşağı görme çabasını azizlerin tavrına benzetir. Kutsal sözcüğüne günah lezzetinin verilmesiyle elde edilen, çilekeş bir azizliktir bu. Çünkü aziz olmak her şeyden vazgeçebilmek demektir.

Georges Bataille „Edebiyat ve Kötülük“ adlı incelemesinde Genet’in azizliğini Tanrı lütfu gibi bahşedilmiş bir egemenlik olarak görür. „Egemenlik, ölüm karşısında kayıtsız kalarak, hayatın sürdürülmesini sağlayan kuralların üstüne çıkmak değil midir? Azizlikten tek farkı görünümüdür.“  Evet, Bataille’ye göre Yasalar (kurallar) iyidir; iyiliğin tuttuğu taraf boyun eğmenin, itaatin safıdır. Ama özgürlük ve kötülük, kuralların çiğnenmesidir. Kuralları çiğneme -tıpkı ölüm gibi- korkutucudur; aynı zamanda çekicidir de: Sanki varlık, zayıf olduğu için zamana tutunuyormuş; sanki coşku, kuralları çiğnediği anda ölümü de küçümsüyormuş gibi. Bu ilkeler insan hayatının bir parçasıdır; kötülüğün, kahramanlığın ya da azizliğin temelini oluşturur. Bataille bu üçlüye -elbette- edebiyatı da katar. Kötülük -yani kuralları çiğneme, yani özgürlük- edebiyatın olmazsa olmaz zehiridir ve Bataille’ye göre Genet, Baudelaire gibi, bu zehirin en keskin haliyle açığa çıktığı yazarlardan biridir. Kötülüğün büyüsünden etkilenmiştir ikisi de; kötülüğü sadece kötülük olduğu için isterler.

Ama Bataille açıkça ifade etmese de, Genet’in biraz aşırı bir uç olduğunu yadsımaz. Genet için, bir insan, insan duygularına ne kadar yabancıysa o kadar iğrenç ve o kadar güzeldir. Kötü insan, kendisine yönelebilecek her türlü beğeni olasılığını ortadan kaldırdığı için hayranlık duyulacak biridir. Burada yine ‚aziz oluş’a bir gönderme vardır. Bataille’ye göre Genet, „acı çekmek için ister aşağılık olmayı (…) kendinden geçen bir dindar nasıl kaybolup gidiyorsa Tanrı’da, işte öyle bütünleşir aşağılık olmayla.“  

Aslında yalnızca Genet’de değil eşcinsel yazarların birçoğunda görülen bu, topluma amansızca saldırı ve kendini aşağılama, alçaltma eğilimi onların cinsel yaşamlarında ifade olanağı bulamayan saldırganlık dürtüsünün açığa çıkmasından kaynaklanıyor olabilir. Freud’a göre, cinselliğin doğasında varolan saldırganlık eğilimi kimi zaman cinsellik dışında, sadizm olarak, başkalarına eziyet etmekten hoşlanmak biçiminde açığa çıkar. Mazohizm ise bu saldırganlığın kişinin kendisine yönelmesidir. Kendine eziyet etme, kendini manevi yönden aşağılama genellikle bu tür mazohist eğilimlerin yansımasıdır.

Gerçek bir anarşist olan Genet’in bu yapıtında, daha sonra öncülüğünü yaptığı ünlü  „Uyumsuzluk Tiyatrosu“nun izlerini de görmek mümkün. Genet, Uyumsuzluk ya da  „Tiksinti Tiyatrosu“ denilen oyunlarında izleyicileri tiksindirerek, rahatsız ederek, şaşırtarak ve irkilterek ikiyüzlülüklerini açığa çıkarmaya çalışmış, toplumun her kesimindeki siyasal ve toplumsal her tür sahteliğe acımasızca saldırmıştır.

Hırsızın Günlüğü, toplumun kötü sayıp kınadığı diğer bir eylemi, genç kızları baştan çıkarmayı şiirleştiren, estetize eden, Kierkegaard’ın  „Baştan Çıkarıcının Günlüğü“ adlı romanını andırıyor. Üstelik Kierkegaard’ın varoluşçuluğun kurucusu olması bu benzerliği daha da bir ilginç kılıyor. Yalnız, Baştan Çıkarıcının Günlüğü‘nde şiddet ve iğrençlik öğeleri yoktur; gerçek bir günlük formunda yazılmıştır ve edebiyat estetiğinin daha ağırlıkta olduğu bir yapıttır. Hırsızın Günlüğü ise günlük formundan çok, anlatı biçiminde kaleme alınmıştır ve düşünceleri, duyguları aktarmak amacı edebiyat estetiğinden önce gelir.

Hırsızın Günlüğü‘nün andırdığı bir başka roman da Nobel ödüllü İspanyol romancı Camilo Jose Cela’nın  „Pascual Duarte ve Ailesi“ adlı yapıtıdır. Her iki romanda da, benzer koşullar içinden gelmiş iki insanın sefalet, şiddet ve suçla dolu, iç bunaltıcı yaşamları betimlenir. Pascual Duarte ve Ailesi‘nde suçlunun dünyası iğrendirmek amacıyla değil, çıkış bulamayan çaresiz insanların dramını betimlemek için, üçüncü kişinin ağzından anlatılır. İki romanın benzer yönüyse suçlu, üstelik savunulacak hiçbir yanı olmayan insanların başkişi oluşudur.

Ama kendi türünde bir ilk ve artık bir klasik olan Hırsızın Günlüğü, çarpıcılık ve sarsıcılık yönünden benzersiz bir roman. Anlatılan sefaletin, rezilliğin ve aşağılanmanın şiddeti okuyanın içini daraltıyor kimi zaman. Bizler rahat, olağan ve uygar bir dünyada yaşar giderken sefaletin, sapıklığın ve vahşetin dünyası da yeraltından akar gider. Yaşamın lağımında yaşayan bu insanlar lağım faresi ya da haşarat değil, bizim kadar gerçek, bizim kadar değerli birer varlıktır. Bizim gibi olmayanlara katlanabilmeli, hoşgörü gösterebilmeli, onları sevebilmeliyiz. Bu kitabın önemli bir işlevi de budur bence.

İğrenmeden okuyabilmek her babayiğidin harcı değil. Ama unutmayalım; her hayat yaşanmaya değer.

……………………….………………
suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch