HÜSEYİN A. ŞİMŞEK

Yoksula ‘kader’, zengine ‘keyfe keder’ depremler

Viyana – Yoksula “kader” diye benimsetilmek, kabul ettirilmek istenen ne varsa, zengin için “keyfe keder”dir, yani çok önemsiz, üzerinde durulmasa da olan şeydir. Tarihin derinliklerinden bugüne, dünyanın dört bir yanından Türkiye’ye, bu belirleme genel olarak geçerlidir.

Özellikle de İstanbul-Gölcük depremlerinden sonra, Türkiye’deki nüfusun önemli bir bölümü, yer altındaki fay hatları konusunda bir hayli “bilgilenmiş”, hatta “uzmanlaşmış” sayılır. Yüzölçümünün genişçe bir bölümü depremler açısından riskli bir coğrafyada yaşayanların sergilediği bu tablo hem normal, hem gerekli bulunabilir.

Ama hayır, tablo göründüğü gibi değil. Görüntüde yer alan “bilgilenmişlik“, “uzmanlık“ hali bir yanılsama! Söz konusu yanılsamayı yıllar yılıdır çok açık ve net olarak gözler önüne serip duran en önemli veri ise ülke nüfusunun önemlice bir kesiminin, her bir depremde orantısız can ve mal kayıpları yaşanmasını, verili sistem çerçevesinde insan eliyle sergilenen yanlışların, eksiklerin ürünü saymaktan hâlâ uzak kalışıdır.

Türkiye ve benzer konumdaki ülkelerde yaşanan depremlerde meydana gelen can ve mal kayıplarının “normal” olmadığını kör gözler bile gördü, diyebiliyor muyuz? Diyemiyoruz! Diyebilenler, bu felaketlerden doğrudan zarar görenler ise kendini; depremleri önemsiz, üzerinde durulmayacak şey sayan “keyfe kederciler” ise geniş kitleleri kandırıyor.

Plansız, dayanıksız ve yetersiz malzemeyle, bir süre öncesinin sulak alanlarına, dere yataklarına inşa edilen binalar yer ile yeksan olduğunda, kandırıcılar kısa bir süreliğine bir sıkışma yaşıyor, kem küm ediyor ama hemen özellikle ve öncelikle iki şey imdada çağırılıyor: Kafalardaki fay hatları harekete geçiriliyor ve yanı sıra, sürüsüne bereket yeni sansasyonel, yapay gündemler birer salvo halinde toplumun üzerine boca ediliyor. Çok geçmeden, yaşanmış ölümler ve yıkımlar gölgede kalıveriyor.

Son yirmi yılda, kafalardaki fay hatlarını harekete geçirmenin en “işe yarar” sayılan olanı, doğa felaketlerinin sonuçlarını, verili sistemlerin çarkları döndürülürken insan eliyle sergilenen yanlış ve eksiklerden arındırarak “kader” temelinde açıklamaya kalkmaktır. Ölenler, evleri başlarına yıkılanlar “kaderlerine küssün”dü; mal kaybıyla felaketten sağ çıkanlar “şükretsin”di!

Kafalardaki fay hatları, muktedirlerde farklı, yoksullarda farklı hareketlenir. Muktedirler ve onlar adına konuşup kalem oynatanlar birer “kader uzmanı” kesilir toplumun başına; tarihin derinliklerinden hikâyeler, masallar, kıssalar üzerinden bir tiyatro sergilemeye soyunurlar. Onlar, kafalarındaki fay hatlarını hareketlendirip, iniş-çıkış, gidiş-geliş hızını artırdıkça, felakete maruz kalanların kafası karışır; kimi, bir bilinç yarılmasıyla yüz yüze kalır. Böylece adım adım yeniden ve yeni çıkar hesapları devreye girmeye başlar.

Depremler başta olmak üzere, doğa felaketlerinin yoksula ‘kader’, zengine ‘keyfe keder’ olması, insanlık tarihinin en kadim fasit dairelerinden biri olarak, 21. Yüzyıl’da da (sözcüğün ikinci anlamıyla) kaim. Yani, bermuda şeytan üçgenini aratmayan bir hal: Kader, keyfe keder ve kaim!

Yıllar önce, 1999’da, o ünlü “Kuzey Anadolu Fay Hattı” İstanbul’un en batı ucundan Gölcük’e kadar yıkıp yerle bir ettiğinde doğa felaketlerinin ‘kader’e bağlanıp, “yapacak bir şey yok” nakaratlarının en özgün örneklerine tanık olmuştuk. Cenk Koray, Aralık 1999’da Hürriyet gazetesindeki köşesinde, bu minvalde ettiği “kelamlar”dan dolayı bir hayli tepki toplamıştı. Ama sonraki yıllarda ve şu son İzmir depreminden hemen sonra söylenip yazılanlara bakınca, Koray’ın sözleri çok hafif kalıyor.

“Kaderden kaçamazsınız, depremden korkmayınız”, başlığını taşıyordu Cenk Koray’ın ilgili yazısı. Koray, “kader”le ilgili şöyle bir “açılım” sunuyordu: “İnsanın kader planı vardır. Bu kader planında iki nokta hiç değişmez. Bunlardan bir tanesi doğumdur, ikincisi ölümdür.” Yani? “Ve ecel, bir gün mutlaka başımıza geleceğine göre ha bugün ha yarın, ne fark eder?” diyerek noktayı koymuştu Koray.*

Cenk Koray, hem yarışma ve eğlence programları sunucusu, hem de komedyen olarak önemli bir kitle tarafından sevilen biriydi. Türkiye toplumunun ezici bir kesiminin doğa felaketleriyle ilgili düşünce ve inanışlarına ayna tutmuştu. İlgili toplumun, doğa felaketleri söz konusu edildiğinde veya bizzat olduğunda, kendini daha kötü ve zor sınavlarla yüz yüze hissetmesinin arka planında bu haller de önemlice bir yekün tutar.

“Kader”den yola çıkılarak türetilen deyim ve tanımlamalardaki bolluğa, hep bir ve aynı açıdan bakmamalı. Kaderin cilvesi, kader birliği, kadere bak, kaderde varsa, hasbel kader… Hangisinden olduğu fark etmez, belirli bir din/inanç veya felsefe çerçevesinde “kadere inanmak” ile doğa felaketlerinin yoksula ‘kader’, zengine ‘keyfe keder’ sayılması arasına kalın bir çizgi çekmek, samimi ve saf bir temelde Allah’a, Tanrı’ya, Hakk’a, “yaratıcı enerji”ye tapınanların da takınması gereken tavırdır.

Bir ülkede, depremlerde yerle bir olan koca koca binalar, o binaları uygun olmayan ve eksik malzemeyle inşa edenlere yeni/yeniden kim bilir kaçıncı kez kazanç kapısı açıyorsa, ne kelimenin gerçek anlamında kalkınmadan ne de zerre kadar adaletten söz edilebilir.

………………………………….
Alıntılar için kaynak: Öneri dergisi, Cafer Özçelik, “Kafalardaki fay hattı”, s. 15, Şubat 2000

www.huseyin-simsek.com

Vielleicht gefällt dir auch