RESMİYE ASLAN

Yürüyen Kadın

Viyana – Bir türlü içine sindiremişti; dün akşam, en güvendiği insan gözünün içine baka baka yalan söylemiş, üstüne üstelik bir de yemin etmişti. Sabah sabah düşününce hey heyleri gelmiş, hepi topu atmış metrekare evin içinde odadan odaya volta atıyordu. Şeytan da sağ kolunun altından çekiştirip duruyor: „Avazın çıktığınca bağır çağır. Yumrukla duvarları“ diyordu. „Olmaz, sabah sabah komşulardı, polisti hiç uğraşamam, dışarı çıkmalı, sokaklara atmalıyım kendimi”, dedi.

Lavobaya gitti. Elini yüzünü soğuk suyla yıkadı. Kurulanmadan önce bir süre aynaya baktı. Yüzünü, uzun yağmurlar sonrası suların açtığı çukurlar, kıvrılıp bükülen arkaçarlarla dolu toprağa benzetti. Sular süzülerek çenesinden damlamaya başlayınca, kurulandı. Bir yere yetişecekmiş gibi çabucak giyindi, sırt çantasını kaptığı gibi çıktı evden.

Apartmanın kapısından çıkınca komşusu memur emeklisi Micheil’le karşılaştı. Köpeğini gezintiye çıkarmıştı. Onunla ne zaman karşılaşsalar mutlaka durur, karşılıklı hal hatır sorarlardı. Fakat bu sabah konuşmak içinden gelmedi. Kaçamak bir bakışla sadece “Günaydın”, demekle yetindi. Micheil de aynı şekilde “Günaydın”, dedi. O sırada apartmanın önündeki çimenlikte dolaşmakta olan köpek, koşarak yanına geldi, başını kaldırıp birkaç kez havladı. Eğilip köpeğin başını okşadı. Sonra, apartmanın hemen yanından geçen Breitenfurter Caddesin’e doğru yürüdü.

Breitenfurter Caddesi’nin sol kaldırımından şehrin içine doğru yürüdü, yürüdü! Kulağına arada bir geçen arabaların sesi geliyordu sadece. Gökyüzü yağmur bulutlarına teslim olmuş, kaldırımların kenarında dizili ağaçların dalları rüzgârda sağa sola sallanıyordu. Caddenin her iki tarafında inşaatlar yülseliyordu. Bir zamanlar bu inşaatların yerinde atölyeler, küçük işletmeler, birkaç büyük fabrika vardı. Bunların birçoğu tekelleşen sermayeye yenik düşerek birbiri ardı sıra kapanmış, bazıları da şehir dışına taşınmıştı. Şimdi yerlerine alışveriş merkezleri, süper marketler, toplu konutlar yapılıyordu.

Cadde üzerinde, yıkılmayan binalar da vardı. Bu binalardan biri F23 Kültür Merkezi’ydi. Bina, bir zamanlar ahşap eşya üretilen fabrikaydı. Kapandıktan sonra, „F23.wir.fabriken“ adıyla kültür merkezine dönüştürülmüştü. F23 Kültür Merkezi binasının önüne gelince durdu. Kapısında asılı olan etkinlik programına baktı, sonra da bina önündeki içi kitap dolu buzdolabını açıp kitapları karıştırdı ama bir tane bile almadan yürümeye devam etti.

62A numaralı belediye otobüsü onu geçip biraz ilerideki Hetzendorfstrasse Durağı’nda durdu. Otobüsten, yanında köpeği ile genç bir kadın indi. Tam o sırada karşıdan, burkayla bisiklet süren sekiz-on yaşlarında bir çocuk geliyordu. Kadın, duraktan uzaklaşmaya başlamıştı ki birden durdu; bisikletle yaklaşan burkalı çocuğa şaşkınlıkla bakıp başını sağa sola salladı. Çocuğun o yaşta burka giymesi mi, burkayla bisiklet sürmesi mi, yoksa yasak olmasına rağmen kaldırımdan gitmesi mi rahatsız etmişti, anlayamadı. Aslında, çocuk onun da dikkatini çekmişti. Ama o, burkanın bisiklet sürerken ne kadar rahatsız edici ve tehlikeli olabileceğini düşündü. Çocuk yanından geçtiğinde ise, onun yüzündeki tebessüm ve heyacanı görüp, bisiklet sürmeyi yeni yeni öğrendiğini anladı. Dönüp arkasından baktı ve gülümsedi, “Viyana’nın gelecekteki yeni nesilleri”, diye geçirdi içinden, yürümeye devam etti.

O yürüdükçe, caddedeki insanlar ve arabalar da çoğalıyordu. Kol saatine baktı, ona çeyrek vardı. Möbelix mobilya mağazasının önündeki geniş yeşil alana ulaştı bu arada. Burası, bir zamanlar dünyaca tanınmış radyo ve televizyon üreten Grundig fabrikasıydı. Fabrika iflas etmiş, yüzlerce çalışanı işsiz kalmıştı. Binanın ön cephesinde asılı “Möbelix” yazılı tabellaya baktıkça, Viyana’nın yıllar içinde değişen yüzünü gördü. Mahalle bakkallarının yerini büyük süpermarketler almış, küçük işletmeler kapanmış, büyük şirketler ise Doğu Avrupa ve dünyanın başka fakir ülkelerine taşınmıştı. Aynı yıllarda taşoren firmalar kurulmuş, insan emeğinin ticaretini yeni bir yöntemle yapmaya başlamışlardı. İçinden, “birileri uzaktan kumandayla dünyayı değiştiriyor, şehirler de insanlar da bu değişimden payına düşeni alıyor”, diye geçirerek yürüdü!

U6 metrosunun Meidlingerhauptstrasse Durağı’na geldi, aslında hiç de hesabında yokken yürüyen merdivenlerden peronlara indi. Florisdorf yönüne giden metroya bindi. İki kişilik koltuklardan cam kenarındakine oturdu. Yeni yolcularını alan araç, hareket etti. Bindiği vagon, değişik ülkelerden geldikleri ilk bakışta belli olan yolcularla doluydu. Sanki bütün dünya bu vagonun içindeydi! Tek tek yolcuları izlemeye başladı, Marx’ın o ünlü sözünü hatırladı: “Tüm dünyanın proleterleri birleşin!” Dünyanın proleterleri birleşemedi ama, birileri onları kendileri için “biraraya” getirdi; yalanlarıyla, talanlarıyla, tankları, tüfekleriyle ülkelerini yakıp yıkarak, öldürerek! Hayatta kalmanın “şans” sayıldığı böyle bir ortamda, Avrupa’nın hemen hemen bütün şehirlerine sığınıp resmî belgeli “modern kölelik” kabul edilecekti!

Araç tünellere girdi çıktı, gri tondaki şehrin içinden kayarak yoluna devam edip, Viyana’nın tanınmış alışveriş merkezlerinden Millenium City’nin hemen yanı başındaki durağa geldiğini son anda fark etti, apar topar indi. Millenium City’nin çok sayıda farklı ülke mutfaklarıyla hizmette olan restoran, lokal, büfelerin bulunduğu bölümüne girdi. O, Winerwald’i tercih etti. En güzel ‘tavuk schnitzel’i yapan yerdi orası. Viyana’ya ilk geldiği yıllarda, babasıyla ne çok giderlerdi! Bu firmanın, Viyana’nın her bölgesinde bulunan ve tavuk etinden çok çeşitte yemeklerin yapıldığı restoranları vardı. Daha sonraki yıllarda bir bir kapanmışlardı. Millenium City’de ise sadece bir büfe olarak bulunuyordu. Oradan kendine ekmek içi ‘schinitzel’ ve bira aldı, sırt çantasına koydu; o mıntıkada Tuna nehri üzerinde uzanan, metro ve yayaların Tuna Adası’na geçtiği Nordbahn Köprüsü’ne doğru yürüdü.

Köprüde yürürken derin derin nefes aldı. Kendini bir kuş kanadı, bir ağacın yaprağı gibi hafiflemiş hissediyordu. Oysa gördüğü her yerde hüzün vardı; Kasım ayı kıyılardaki ağaçları kahverengine boyamış, gri Tuna durgun durgun akıyor, rüzgâr daha şiddetli ve daha soğuk esiyordu.

Tuna Adası’na varınca, Tuna’nın kıyısından suyun aktığı yöne doğru yürüdü. Karşısına ilk çıkan banka oturdu. Çantasından ekmek içi ‘schinitzel’ini çıkardı, suyun akışını seyrederek ağır ağır yedi. Yiyeceğini bitirince, kalkıp tekrar yürümeye başladı. Tuna’nın karşı kıyısındaki Millenium City ihtişamlı duruşuyla Tuna’ya meydan okur gibiydi, ama yine de Florisdorf Köprüsü’nün gerisinde yükselen çıplak dağın güzelliği karşısında boynu büküktü. İnsanlar gelip geçiyorlardı yanı başından; kimileri bisikletle, kimileri köpekleriyle, kimileri koşarak… Hiçbiri umurunda olmadı. Ruhunu Tuna’nın sularına, kalbini rüzgâra açmıştı. Varsın olmasındı demir atacak bir limanı, doğanın koynunda özgürdü şimdi! Kendini, dünyadaki tüm kötülüklerin üzerine yürüyormuş hissederek!

Tuna’nın tam kıyısındaki taşa oturdu, sırt çantasından bu kez birasını çıkarıp Viyana’ya doğru kaldırdı: “Yalan söyleyenler, söyleyin! Para için, kariyer için, mal mülk için. Benim gerçeğim burası. Şerefe!”

resmiye.aslan1511@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch