SÜHA SERTABİBOĞLU

Zıppır bir roman | “Dur Bir Mola Ver”

Tom Robbins’in o eşsiz “Parfümün Dansı”  romanını okuyup da büyülenmemek elde değil. “Dur Bir Mola Ver” ise aynı yazarın daha önce yazmış olduğu ve daha da ünlü romanı.

Romanın kahramanlarından biri olan davulcu, heykeltıraş ve büyücü Ziller safkan Amerikalı olduğu halde Afrika’da –yalnızca– doğmuş olduğu için kendisini Afrikalı sayan biri, yaz kış bir peştamal kuşanmış, yani yarı çıplak vaziyette, burnunda kemiğiyle ve yanında babun maymunuyla dolaşan, kuş yuvası saçlı bir garip ademdir. “Titreşimsiz Astrolojik Dodo kubbesi gösterisi adlı heykel” Ziller’in başyapıtıdır ve Amerikan sanat çevrelerinde büyük olay yaratmıştır.New York Times gazetesinden bir muhabir söyleşi yapmak üzere Ziller’in atölyesine geldiğinde, kilden yapılma flütünü uzun uzun çaldıktan sonra, sözü edilen karmaşık elektrokimyasal heykeli aslında kendisine ait babunun yaptığında ısrar eden, yarı çıplak, vahşi görünümlü bir adamla karşılaşmıştır.

Romanın diğer bir kişisi, yarı İrlandalı yarı Porto-Rikolu ama Çingene ruhlu Amanda “görür görmez sevilen ve görür görmez insanı baştan çıkaran”,  insanın nabzını hızlandıran, cilt gözeneklerinden dişilik fışkıran bir şeydir. Tarot kartlarına bakarak geleceği okur, Yi Jing’e danışır, medyumluk yapar. Nesli tükenmekte olan hayvanları korumaya takmış, yeminli bir vejetaryendir.

Amanda gezginci bir gösteri kumpanyasında büyücü olarak çalışırken tası tarağı toplayıp yanında babunuyla New York’tan kaçan Ziller’le karşılaşır ve fahri Afrikalı Ziller’le manevi Çingene Amanda’nın evlere şenlik birlikteliği başlar. Amanda ve Ziller, otoban kenarında hayvanat bahçesiyle restoran karışımı bir yer –daha doğrusu yabani yaşamı koruma sosis anıtı– açarlar. Hayvanlar iki zehirsiz yılanla bir çeçe sineği ve sirk pireleridir, üstelik çeçe sineği canlı bile değildir.

Daha sonra bu ikiliye katılan kahramanlardan biri, Delifişek Purcell, John Steinbeck’in üçkâğıtçı kahramanlarını andıran, kanunsuz ama kendine has bir dürüstlük prensibine sahip, uçkur düşkünü bir insan azmanıdır. Ama Purcell’in yasalara karşı oluşu, genelde onların işine yaramadığındandır.

(…) “Şimdi şekerim, şu bizim kask yasası o kadar da kötü değil,” dedi Purcell, “Los Angeles tarafında tanıdığım bir herif var. Kaskını dizine taktığı için polis bunu durdurmuş. O da onlara demiş ki: Yasa kask takmak mecburidir diyor ama neremize takacağımızı söylemiyor; her neyse polisler gene de ceza yazmışlar, kaskı da kafasına taktırmışlar. Peki ne olmuş? Adam sekiz kilometre  gittikten sonra motorun burnunu havaya kaldırıp devrilmiş ve diz kapağını kırmış.” (…)

Bizim şenlikli ikiliye –hayvanat bahçesi müdürü– olarak katılan son tip Marx Harikulade ise, bilimadamıyken bilim çevreleriyle uyumsuzluğa düşüp, kafayı tozutmamak için çözümü bu ücra yol kenarı tesisine sığınmakta bulan bir üniversite kaçkınıdır. Asıl adı da bu değildir zaten. Üniversitelerin en çok sinir olduğu iki şey komünizm ve homoseksüellik olduğu için, ikisiyle de ilgisi olmadığı halde Marx adını ve –Amerikan entelektüel argosunda homo anlamına gelen– Harikulade soyadını benimsemiştir kendisi.

Ziller’le pek fazla ticari amaç gütmedikleri bu inziva yerinde mutlu yaşarlar; lokantalarında sosisten başka yiyecek, meyve ya da sebze suyundan başka içecek yoktur. Bu doğa tutkunu tipler haftada bir gün lokantayı kapatıp kırlara, ormana, ot ve mantar toplamaya gider. Kuzeybatı Amerika doğasının korkunç fakat olağanüstü güzel doğasıyla çevrilidir yaşadıkları bölge.

Günler doğayla, huzurla, şehvetle dolu geçerken Delifişek Purcell ortadan kaybolur ve önce istemeden Katolik örgütüne, daha sonra da Vatikan’daki Papalık Muhafız Birliği’ne katılmak zorunda kaldığı haberi gelir; sonunda da Vatikan’ın altındaki katakomplardan çaldığı İsa’nın mumyasıyla çıkagelir. Romanın heyecan boyutu da bundan sonrasında zaten.

Ama bu romanın en keyifli yanı heyecanında değil, dünyaya farklı bakışında; yerinde duramayan, kıpır kıpır bir çocuk gibi muzip mizah anlayışında; devletle, düzenle, dinle, polisle, bilimle ve sanatla, her şeyle, hatta ara sıra bir roman figürü haline getirdiği kendisiyle bile dalga geçmesinde.

Aslında bu sonsuz serseriliğin romanı, sıra doğaya, yaşamın anlamına geldiğinde neredeyse kılı kırk yaran bir ciddiyete bürünüyor; yaşamla ilgili hiçbir şeyi saymazken bir kuşkanatlı kelebeğin, bir pirenin yaşamı önünde büyük bir saygıyla eğiliyor.

Aslında yazarın bu romanda söylemek istediği şey Batı’nın tüm maddi değerinin on para etmezliğidir. (Bir arkadaşınızı arıyorsunuz ve telefonda onun telesekretere bıraktığı sesle karşılaşıyorsunuz. Tekrar ve tekrar aradığınızda karşınıza hep o metalik ses çıkıyor. Sonunda anlıyorsunuz ki onun sesi odur, bundan başka sesi yoktur artık. Batı budur işte.) Robbins, madde peşinden koşa koşa ruhunu yitirmiş Batı’yla, ruhun büyüsüne kapılıp maddeyi unutmuş Doğu’yu birleştirmeye çalışıyor bu yapıtında. Amanda’yla Marx Harikulade’nin tartışması, Batı’ya özgü bilimsel nesnellikle Doğu’ya özgü mistik duygusallık arasında, eşine az rastlanır güzellikte, kaçırılmaması gereken bir karşılaşmadır; iki tarafın da nefis kurtarışlar yaptığı, seyrine doyulmaz bir pingpong maçıdır sanki.

Daha sonra Delifişek Purcell’in Marx Harikulade ile tartışmasıysa başınabuyrukluğun, kuraltanımazlığın dinle, düzenle tartışması gibidir.

Buradan anlaşılacağı gibi, Marx’la Amanda’nın tartışmasında Marx Batı’yı, Amanda Doğu’yu simgelemektedir; Marx ve Delifişek Purcell tartışmasındaysa Marx bu kez İsa’yı, Purcell’se Pan’ı simgelemektedir. Aslında, vahşi doğayı, bastırılmamış cinselliği, kuraltanımazlığı simgeleyen Pan figürü Robbins’in kültüdür. Pan figürünü anakronik bir şekilde, onun bir tür devamı olan Tarzan’la özdeşleştirip İsa’yla karşı karşıya getirir. Burada, İsa’nın doğuşuyla Pan’ın öldüğü, insanlığın ‘günahlarından arınmışlık’, dokunulmamışlık gibi ikiyüzlü ahlak kurallarıyla, mezarın ötesinde bir Disneyland bulunduğu masalıyla, soyut ruhlarla, gökyüzündeki büyütülmüş bir ego uzantısıyla doğadan koparılışı İsa’yla alay edilerek eleştirilir.

Bunca önemli şeyi söyleyip de –her zamanki gibi– ukala olmamayı başarabiliyor tutkuyla, delice seven Robbins. Üstelik çok keyifli bir roman bu. Woody Allen tarzı zekice mizahıyla taştan taşa atlayan, berrak, ışıl ışıl, neşeli bir su gibi akan, sıcak, laubali, zıpır, edepsiz bir roman. Çılgınlık ve doğallık karışımı bir duygu uyandırıyor insanda; bir bahar günü çayırlarda yuvarlanmak gibi bir şey yani.

İstanbul, suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch